Munzur Vadisi ve Munzur Gözeleri’ne Üst Düzey Koruma Statüsü

4 Şubat 2025 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 9507 sayılı karar ile, Munzur ve Pülümür vadilerinin belirli alanları “Kesin Korunacak Hassas Alan” olarak ilan edildi. Bu kararla, bölgedeki su kaynakları ve Munzur Gözeleri’nin koruma alanı genişletilmiş oldu. “Karar olumlu” Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu üyesi Avukat Barış Yıldırım, kararı olumlu bir adım olarak değerlendirerek, Munzur Gözeleri’nin Dünya Kültürel ve Doğal Mirası Listesi’ne dahil edilmesi gerektiğini vurguladı. Yıldırım, bu bölgenin Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşam Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (BERN) kapsamında korunan birçok flora ve fauna türünü barındırdığına da dikkat çekti. Aleviler için kutsal bir alan Ayrıca, bölgenin Aleviler için kutsal kabul edilen bir alan olduğuna işaret etti ve yeni kararın, bu alanın en yüksek doğa koruma statüsüne kavuşturulması açısından sevindirici olduğunu belirtti. Yöre halkının ve çevre örgütlerinin mücadelesi sonuç verdi Bununla birlikte, 2023’te Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından Munzur ve Pülümür vadilerinin koruma statüsü, 1. Derece Doğal Sit Alanı’ndan 2. Derece Doğal Sit Alanı’na düşürülmüştü. Bu karar, bölge halkı, çevreciler ve hukukçular tarafından tepkiyle karşılanmış, TMMOB Tunceli Şubesi tarafından da hukuki mücadele başlatılmıştı. Erzincan İdare Mahkemesi’nde görülen dava sonucunda, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Munzur Gözeleri bir kez daha 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak ilan edilerek eski statüsüne kavuştu. Munzur vadisinin ekolojik önemi Avukat Barış Yıldırım, Munzur Vadisi’nin, bölgedeki nadir bitki türleri ve koruma altındaki vahşi hayvanlara ev sahipliği yapmasıyla ekolojik olarak çok değerli bir alan olduğunu belirtti. Bu kararın, bölgenin korunması ve korunmasına yönelik tüm doğal ve kültürel miras unsurlarının muhafaza edilmesi açısından tarihi bir öneme sahip olduğunu söyledi. Yeni düzenleme ile Munzur Gözeleri’ndeki ticari faaliyetler, yapılaşma ve insan müdahalesine karşı hiçbir şekilde izin verilmeyecek. Yıldırım, bu koruma statüsünün yalnızca bilimsel araştırmalar için geçerli olduğunu ve bölgenin doğal yapısının bozulmadan korunacağını belirterek, kararın çevre bilinci yüksek tüm paydaşlar için sevinç kaynağı olduğunu ifade etti. DERSİM/Hüseyin Yaşar Sezgin

‘38 tanığı Çiçek: “Çok acı çektik’

Dersim Katliamı tüm Dersimliler için dinmeyen bir yara. 4 Mayıs 1937’de Bakanlar Kurulu kararı ile başlatılan Dersim Katliamı’nın üzerinden bugüne 87 yıl geçti. 38’de henüz 5 yaşında bir çocuk olan Rıza Çiçek ile katliamı ve yaşadıklarını konuştuk. 1938 Dersim Katliamı sırasında henüz 5 yaşında olan Sıliç(Dilek) köyünden Rıza Çiçek şimdi 91 yaşında. Çiçek yaşı itibarıyla birçok şeyi hatırlamıyor olsa da acısı hala taptaze. Çiçek o günleri şöyle anlatıyor, “Köyümüz Halvori köyünün tam karşısındadır. O dönem o su da o köylerin insanları da büyük acılar gördü. Ben hatırlamasam da ailemiz büyüklerimiz bize günlerce bu acıları anlattı. Büyüklerimizin anlattığı kadarıyla o köylerde 5 yıl düğün ya da eğlence yapılmadı.” 1938’in ardından ikinci yıkımı köy boşaltmaları ile yaşadıklarını, köyünden ailesiyle göçmek zorunda kaldığını söyleyen Çiçek, ‘Biz çok acı çektik’ diyor. DERSİMLİLER RESMİ ÖZÜR BEKLİYOR Resmi verilere göre; 13 bin 160 kişinin öldürüldüğü, 11 bin 818 kişinin sürgün edildiği askeri harekat 1938’in sonuna kadar sürdü. Binlerce sivilin hayatını kaybettiği, binlerce insanın sürgün edildiği, yüzlerce köyün boşaltılıp yakıldığı, yüzlerce kız çocuğunun kaybedildiği katliamın sonunda Seyit Rıza ve oğlunun da aralarında olduğu Dersim’in önde gelen aşiret liderleri Elazığ’daki Buğday Meydanı’nda idam edildi. Katliamın yıldönümünde birçok yerde anma etkinlikleri düzenleyen Dersimliler her sene resmi özür beklediklerini dile getiriyorlar. Dersimliler her 4 Mayıs’ta, ‘Kayıpların nerede oldukları araştırılsın, öldürülenlerin kimliklerinin tespiti için araştırma yapılsın, Seyit Rıza ve idam edilenlerin mezar yerleri açıklansın, Dersim Katliamı soykırım olarak tanınsın.” diyor. DERSİM/Beritan AVCI

DERSİMLİ KADINLAR İŞ DE İSTİYOR SOSYAL ALAN DA

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne sayılı günler kala kadınların gündemi her yerde aynı taleplerle çözüm aramaya devam ediyor. İşsizlik, yoksulluk, ev içi emeğin yok sayılması, cezasızlık politikaları ve artan şiddet. Dersim’de kadınlar her yerde olduğu gibi aynı sorunlarla yüz yüze ve çözüm arıyor. Özellikle kadın işsizliğinin çok yüksek olduğu kentte kadınlarla konuştuk. ‘KADINLARA DESTEK ARTIRILMALI’ Türkan Taçyıldız Dersim merkezde yaşıyor, iki çocuk annesi 51 yaşında. Çocuklarını tek başına okutmak zorunda olduğunu söyleyen Taçyıldız şunları dile getirdi, “Ben boşanalı yıllar oldu. Boşanmak tek kalmak ayrı bir sorundu ama iş imkanı hiç yokken çocuk büyütmek, onların okul masrafına yetişmek çok daha zormuş. Önceden çocuk bakarak ev geçimine katkı sunuyordum ama şimdi hem yaşım ilerledi hem hastalıklarım arttı. Ne bir iş imkanı ne de destek var. Çocuklarım büyüdükçe onların ihtiyaçlarına yetişemediğim için mahcup oluyorum. Keşke özellikle kadınlara daha çok destek olunsa.” ‘KADINLARA GÖRÜLEN BU EZİYET REVA MI?’ Özcan Çelik ise 57 yaşında işçi emeklisi. O da sıkıntılarını şu şekilde dile getirdi, “İşçi emeklisiyim ama maaşlara yapılan zam ortada. Geçinemiyoruz. Üç kızım var bu şehirde onlar için sosyal ekonomik hiçbir imkan yok. Onlar için kaygılanmamak elimde değil. Burada doğduk büyüdük ama sürekli çalışarak geçiyor vaktimiz. Kendimize ayırdığımız tek vakit yok. Çalışarak güç bela emekli oldum ama şimdi de evde aralıksız çalışmaya devam ediyorum. Birçok kadına göre şanslıyım çünkü emekliyim ama kadınlara görülen bu eziyet reva mı?” Nuray Çelik ise Munzur Üniversitesi öğrencisi. Hem okumak hem de çalışmak zorunda olduğunu söyleyen Çelik genç bir kadın olarak taleplerini şöyle sıraladı, “Dersim bilinç olarak ileri bir kent olsa da kadın hakları zayıf. Kadınların kendilerini geliştirebilecekleri alanlar hiç yok. Tüm yıl boyunca hiçbir kültürel etkinlik olmuyor. Bu yüzden çoğu kişi de kafelerde sosyalleşmeye çalışıyor. Bu da bizim yaşamımıza sosyal olarak ne katabilir. Kadınların her alanda ihtiyaçlarını gören, yaşlı genç çalışan herkesin haklarını koruyan uygulamalar istiyorum. Bu şekilde geleceğim için kendimi daha çok güvende hissedeceğim.” DERSİM/Beritan AVCI

Dersim İstanbul’la yarışıyor: Ortalama kira 25 bin TL

Ülke genelindeki ekonomik kriz ve enflasyonla birlikte konut fiyatları ve kiralarda artış artarak devam ediyor. Dersim’de son üç yıldır kira artışları da kentin en güncel sorunlarından biri. Konut fiyatlarının 4 milyon ve kiraların ise ortalama 25 bin TL’yi bulduğu kent merkezinde kira artışı ve barınma sorunu her geçen gün büyüyor. İlçelerde de durum farklı değilken görüştüğümüz kiracıların tamamına yakınına beş katı zam yapılmış. ‘TAŞINMAK AYRI KALMAK AYRI DERT’ Özge Demir Dersim’in en gelişmiş mahallesi olan Atatürk Mahallesi’nde oturuyor. Kira zammının bir anda haksızca arttığını ama çözümü olmadığı için kalmaya devam ettiğini belirten Demir şunları söylüyor, “Evimde 5 bin TL’ye oturuyordum şimdi 15 bin TL yaptılar. Ev sahibim daha fazla istedi ama güç bela ikna ettim. Kiramın beş katı zam yapmak istedi. Ev sahipleri kira ile kendilerine geçim kaynağı yaratıyor vicdansızlık bu. Toplumun yüzden doksanı insani tüm koşullardan uzak sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz. Çıksam ayrı bir sorun şu an 25 bin TL’den ucuza ev yok. Kabul etmek zorundaydım yoksa evsiz kalacaktım.” Şilan Gül ise Ovacık merkezde yaşıyor, tek odalı bir eve ilçe merkezinde 5 bin TL kira ödediğini belirten Gül şunları diyor, “Ovacık iş bulmak açısından çok sıkıntılı. Küçücük bir ilçe haliyle iş sahası yok. Ben kendim kafede çalışmaya başladım. Ulaşım da zor olunca ev tutmak zorunda kaldım ama tek göz bir odaya 5 bin TL ödüyorum. Mutfak da bu odanın içinde. Yine de şanslı sayıyorum kendimi. Küçücük bir ilçeye göre çok pahalı ama şu anda Ovacık’ta 25 bine dahi kira duyuyoruz. Yetkililer artık bir oran belirlemeli bu sıkıntıya.” ‘HEM KİRACI OLMAK HEM DE OKUMAK ÇOK ZOR’ Rojin Tok ise Munzur Üniversitesi’nde öğrenci. Dersim’de hem barınmanın hem de beslenmenin neredeyse ulaşılmaz olduğunu söyleyen Tok kira zammına ilişkin şunları dedi, “Geçen sene yurtta yer çıkmadı mecburen ev tuttuk bir arkadaşımla. Ama çalışmadan okuyamaz hale geldim. Kiramı karşılamak için çalışmak zorundayım ama bu şekilde de derslerime adaptasyon sorunu yaşıyorum. Benim ricam öğrencilere karşı ev sahiplerinin daha insaflı olması.” DERSİM/ BERİTAN AVCI

MUNZUR’UN BİTKİLERİYLE BAŞLAYAN YOLCULUK

Munzur’un bitkilerinden ilhamla yola çıkan Jil, doğaya zarar vermeden üretim yapmaya devam ediyor. Kimyager Semra Yeşil’in kurduğu marka, doğal içerikli sabun ve kozmetik ürünleriyle dikkat çekiyor. Dersim’de yerel üreticilerinden Semra Yeşil, “Munzur’dan gelen doğallık” sloganıyla kurduğu Jil Doğal Ürünleri ile hem doğaya hem de insan sağlığına dost ürünler üretiyor. Kırmançki’de “filiz” anlamına gelen Jil, Yeşil’in kişisel arayışıyla başlayan ancak toplumsal bir dönüşüme katkı sunmayı hedefleyen bir girişime dönüşmüş durumda. Kimyadan Doğaya Bir Yolculuk 2017 yılında İstanbul’daki kurumsal iş hayatını geride bırakan ve kimyager olan Semra Yeşil, sağlığını olumsuz etkileyen kimyasal içeriklerden uzaklaşmak için doğal ürünler geliştirmeye başladı. Tazminatıyla Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde eğitimler aldı, gönüllü çalışmalara katıldı ve bitkilerin işlenmesi üzerine araştırmalar yaptı. Tüm bu sürecin ardından doğup büyüdüğü Dersim’e dönme kararı aldı. Ancak bu dönüş, yalnızca bireysel bir karar değil, aynı zamanda bölgedeki üretim eksikliğine karşı bir duruştu. Dersim’de Üretime Kadın Eli Jil Doğal Ürünleri’nin temellerini atarken, Dersim’in doğasından ilham aldığını belirten Yeşil, endemik bitkilere yönelmek yerine herkesin köyünde yetişen kekik, kantaron, ısırgan gibi yaygın bitkileri değerlendirmeyi tercih etti. İlk ürünleri arasında kekik ve lavanta sabunları yer aldı. “Buradan giderken hediye edebileceğim bir şeyimiz bile yoktu” diyen Yeşil, Jil ile Dersim’in kokusunu ve doğallığını insanlara ulaştırmayı amaçladı. Kadın girişimci olmanın zorluklarına da değinen Yeşil, başlangıçta üretici olarak ciddiye alınmadığını, hatta yaptığı işin kendisine ait olup olmadığının sorgulandığını belirtiyor. Ancak zamanla Jil, yalnızca yerel halkın değil, Dersim’den uzakta yaşayan birçok kişinin de sahiplendiği bir marka haline geldi. Doğaya ve Sağlığa Dost Ürünler Temiz içerikli kişisel bakım ürünlerinin temel bir hak olduğunu savunan Yeşil, özellikle cilt tarafından doğrudan emilen kimyasal maddelerin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekiyor. Büyük şehirlerde alternatif ürünlere ulaşım daha kolayken, Dersim’de bu seçeneklerin sınırlı olması onu doğal içerikli ve erişilebilir ürünler üretmeye teşvik etmiş. Bugün sekizinci yılını geride bırakan Jil Doğal Ürünleri, doğayla uyumlu üretim anlayışı ve kadın girişimciliği teşvik eden yapısıyla Dersim’de bir dönüşümün parçası olmaya devam ediyor. Yeşil, burada üretim yapmaya devam etmekte ısrarcı olduğunu belirterek, “Bu topraklardan gelen ürünlerin burada üretilmesi gerektiğine inanıyorum. Ülkenin ekonomik zorluklarına rağmen Jil’i yaşatmak için çalışmaya devam ediyoruz” diyor. Jil Doğal Ürünleri, Dersim’in doğasının bir yansıması olarak, hem bölge insanına hem de dışarıda yaşayan Dersimlilere topraklarının kokusunu ve özünü ulaştırmaya devam ediyor. DERSİM/Hüseyin Yaşar Sezgin        

ALAN: ‘DERSİM DÖRT TARAFI AKTİF FAYLARLA SINIRLANMIŞ BİR KENT’

Kuzey Anadolu fay hattı (KAF) ile Doğu Anadolu Fay hattı (DAF) arasında kalan Dersim için uzmanlar 7 ve üzeri deprem riski için sıklıkla uyarıda bulunuyor. TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Başkanı Hüseyin Alan “Vatandaşın can güvenliğini temel alacak bir yaklaşımla hem ilçe merkezi hem kırsal yerleşim alanların yapı stoğunun yenilenmesi lazım.” dedi. Alan Dersim’in dört tarafının faylarla çevrili olduğunu ve bu faylardan hangisi kırılırsa kırılsın 7 üzeri deprem üretme potansiyeline sahip olduğunu belirterek şöyle devam etti, “Tunceli hem Kuzey Anadolu fay hattının hem de güneyde doğrudan Doğu Anadolu fay hattının etkisi altında. Kuzey Anadolu fay hattı dünyanın en etkin faylarından biri. Ötekisi de yine son yıllarda meydana gelen depremlerle birlikte binlerce kişinin yaşamını kaybetmesine sebep olan fay. O yetmezmiş gibi kentin hemen kuzeyinden geçen Nazımiye fay zonu var ki bunların hangisi kırılırsa kırılsın 7’nin üzerinde deprem üretme potansiyeline sahipler. Yine son zamanlarda Yedisu fayı, bu segment de Karlıova’dan başlıyor Erzincan’a kadar geliyor. Sonuç itibarıyla özellikle yakın bir gelecekte Yedisu fayında bir deprem bekleniyor. Batısında yer alan Ovacık Malatya fay zonu uzun zamandır suskun.” ‘YEDİSUYU FAYI PÜLÜMÜR’Ü ETKİLEYECEK’ Pülümür ilçesine özellikle dikkat çeken Alan “Vatandaşın can güvenliğini temel alacak bir yaklaşımla hem ilçe merkezi hem kırsal yerleşim alanların yapı stoğunun yenilenmesi lazım.” dedi. Alan ilçe için alınması gereken tedbirlere ve risklere ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı, “Yedisuyu fayı Pülümür’ün dibinde. Olası bir depremde en çok etkilenecek ilçe Pülümür’ün kırsal kesimleri, köyleri olacak. Bölge topografik olarak çok eğimli olması nedeniyle orada heyelan potansiyeli, kaya düşmesi riski çok yüksek. Kışın olması durumunda çığ gibi etkilerin yaşanacağı bir coğrafya orası. Birçok köy yolu heyelanlı alanlardan geçiyor. Yine ulaşım yolları heyelan açısından sıkıntılı. Olası bir depremden sonra buraya ulaşmak bile zor olabilir. Bu yüzden alternatif ulaşım güzergahlarının açılması ve buna ilişkin tedbirlerin alınması lazım. Ulaşım tedbirlerinin mutlaka alternatifler de düşünülüp yenilenmesi gerekiyor. İkinci konu kırsal yerleşim yerlerindeki ve kent içerisindeki birçok yapı stoğu uygun değil. Olası bir depremin etkilerini karşılayabilecek boyuttan çok uzak. Bu nedenle zaman geçirilmeden devletin de destek vermesiyle veya bilfiil devletin kendisi kırsal yerleşim yerlerini baz olarak oradaki yenilenme işlemini yapmalı. Veya konut yapılması için kaynak yaratacak. Bunu da bir an gerçekleşebilmesi gerekiyor. Uygun yerlerin seçilmesi, heyelan riski olan yerlerden taşınılması, kırsal yerleşim alanlarına ilişkin planların yapılması ve bu taşınma işlemlerinin gerçekleştirilmesi gerekiyor.” ‘BÜTÜN İLÇELERDE VE KENT MERKEZİNDE GEREKLİ TEDBİRLER ALINMALI’ Alan batıda yer alan Malatya Ovacık fay zonunun da Hozat, Ovacık ve Çemişgezek’i etkileyeceğini belirterek son olarak şunları ifade etti, “Kent merkezinde kamu kurumları arasında önemli sorunlar var. Olası bir depremde onlar da yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bölgede. Onların en azından bugünkü standartları çerçevesinde yenilenmesi gerekir, yine alt yapıya ilişkin sıkıntılar yaşanabilir. Bu alt yapı sıkıntıları da güzergahlarının mutlaka deprem tehlikeleri de baz alınarak gözden geçirilmesi lazım. Bu hizmetlerin yapılması gerekiyor. Bu kapsamda kent merkezinde de tedbirlerin alınması lazım. Kamu kurumlarının ayakta kalması lazım. Vatandaşların yaşamını yitirmemesi için bugünden bina stoğunun gözden geçirilmesi gerekiyor. Yeni yapılacak binaların da uluslararası standartlara uygun olması lazım.” DERSİM/Hakan KİZİR      

Dersim’de bir usta: “Bağlama Bizim Telli Kur’an’ımızdır”

Dersim’de yaşayan bağlama ustası Hüsnü Güngör, 43 yılı aşkın süredir ömrünü adadığı mesleğini aşkla sürdürüyor. Bağlamayı sadece bir enstrüman olarak değil, Alevi kültürünün ve inancının bir parçası olarak gören Güngör, “Bizim silahımız sözümüz ve sazımızdır” diyerek mesleğine duyduğu bağlılığı ifade ediyor. Bağlamaya adanan bir ömür Pülümür’de ilkokulu bitiren Hüsnü Güngör, ortaokula başladıktan sonra İstanbul’a gitti. Babasının da bağlama ustası olması nedeniyle çocuk yaşta bu meslekle tanıştı. Dedesi ve babasının yanında bağlama yapımının inceliklerini öğrenen Güngör, 1977’de Dersim’e dönerek bu işe burada devam etti. 1985 yılında kendi atölyesini açarak tamamen bağlama yapımına yöneldi. Bağlamanın yalnızca bir enstrüman olmadığını vurgulayan Güngör, bu mesleğin bir kültür, inanç ve yaşam biçimi olduğunu belirtiyor: “Alevilikte en doğru yolu öğreten bizim bu meslektir. Biz diyoruz ya telli Kuran, işte üç tellinin özelliği budur. Bağlama, bizim dilimizdir, yolumuzdur.” Bağlamanın incelikleri Bağlama yapımında kullanılan ağaçların kalitesi büyük önem taşıyor. Güngör, dut ağacının bağlama yapımındaki özel yerine dikkat çekerek, “Yaşlı dutlar çok önemli, herkes seçemez onları. Yetmiş, seksen, hatta yüz yıllık dut ağaçları en iyi sesi verir. Dut, bizim dedelerimizden gelen kutsal bir mirastır” diyor. Bunun yanı sıra maun, ardıç, ladin, köknar ve Kanada çamı gibi ağaçları da kullandığını belirtiyor. Bağlama yapımının zahmetli bir süreç olduğunu vurgulayan usta, “Bir bağlama 10 günde de yapılabilir, 2 ayda da, 1 yılda da. Önemli olan onun verdiği sestir. Bağlamayı eline alan kişinin o enstrümanla bütünleşmesi gerekir” diyor. “Toplumsal bir hafıza” Güngör, bağlamanın Alevi toplumundaki yerine de değiniyor. “Bağlama Alevilikte çok önemlidir. Dikkat ederseniz Alevilerin her tarafında bu enstrümana büyük bir rağbet vardır. İran’dan bile gelenler oluyor. Çünkü bu, sadece bir müzik aleti değil, aynı zamanda bir inancın, bir kültürün taşıyıcısıdır” diye anlatıyor. Güngör’e göre bağlama yapımı ve çalımı, sadece bireysel bir sanat değil, aynı zamanda bir toplumsal hafıza meselesi. “Eskiden kurs yerleri yoktu, şimdi var. Gençlerimiz, kızlarımız, erkeklerimiz gelip öğreniyorlar. Onların bağlama çaldığını görmek beni çok gururlandırıyor” diyor.  “Sadece bir meslek değil, aşk” Bağlamaya olan ilginin her geçen gün arttığını söyleyen Güngör, “Yurt içinden ve yurt dışından insanlar geliyor, bağlama istiyorlar. Çalanlar, dinleyenler, merak edenler… Bu ilgiyi görmek beni mutlu ediyor” diyor. Bağlamayı bir aşk olarak tanımlayan Güngör, “Bu iş içinden gelmezse yapamazsın. Ben yıllardır gözlerim yorulsa da, ellerim yorulsa da, bağlamanın sesiyle bütün yorgunluğumu unuturum. Çünkü bu iş benim için sadece bir meslek değil, bir aşktır” diyor. Gençlere çağrı: Bu kültüre sahip çıkın Ancak mesleğin geleceği konusunda kaygılı: “Dersim’de bu mesleği yapan sadece iki kişi kaldık, ben ve Kaya. Eğer biz gidersek bu meslek de bitecek. Bunun için halk eğitime, belediyeye, valiliğe gittim. Bir yer versinler ki birkaç kişi yetiştireyim, meslek ölmesin. Ama maalesef henüz bir destek göremedik.” Yetkililerden destek beklediğini de söyleyen Güngör, “Birkaç kişi yetiştirebilirsek bu sanat ölmez. İstanbul’da bu mesleği yapan pek çok sanatçı ve zanaatkâr var. Dersim’de neden olmasın? Burası kültürüne, diline, inancına sahip çıkan bir şehir. Ancak uygun bir yer bulamadığımız için meslek devamlılık sorunu yaşıyor” diyerek mesleğin geleceğine dair endişelerini dile getiriyor. DERSİM/Düzgün AKDENİZ

Sokak Hayvanları Toplatılıyor: Çözüm mü, Yeni Bir Sorun mu?

Kent genelindeki sokak köpeklerinin barınaklara toplanması kararına karşı hayvan hakları savunucuları, alınan kararın çözümden uzak olduğunu belirterek, kısırlaştırma yapılmadan bu sorunun çözülemeyeceğini vurguluyor. Dersim Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği (DERHAYKO) Başkanı Ezgi Doğan, kentteki sokak köpeklerinin büyük bir bölümünün toplanmasını öngören karara tepki gösterdi. Doğan, alınan kararın çözümden uzak olduğunu belirterek, kısırlaştırma politikalarının hayata geçirilmeden bu sorunun çözülemeyeceğini vurguladı. “Bu karar bir kısır döngü yaratacak” Ezgi Doğan, toplantıya sivil toplum kuruluşu temsilcisi olarak katıldıklarını ve alınan kararların hayvan haklarına aykırı olduğunu ifade etti. Doğan şu ifadeleri kullandı: “Kent genelindeki köpeklerin %70’inin toplanması kararlaştırıldı. Ancak popülasyon artışının temel sebebi olan köy ve ilçelerde kısırlaştırma çalışmaları yapılmadığı sürece bu sorun asla çözülmeyecek. Kısırlaştırma yapılmadan hayvanları toplamak sadece bir kısır döngü yaratacaktır.” Doğan ayrıca, sokak köpeklerinin yokluğunda şehirde artan domuz popülasyonuna dikkat çekerek şu uyarıda bulundu: “Bugün şehirde ciddi bir domuz popülasyonu var. Sokakta köpeklerin olmadığı bir ortamda, domuzların yaydığı parazitler halk sağlığı açısından daha büyük riskler oluşturacak. Kuduz gibi hastalıkların yeniden ortaya çıkma riski artacak.” DERHAYKO’dan maliyet ve yönetim Uyarısı Yeni yasa kapsamında büyük ırk köpeklerin günde en az bir, yavru köpeklerin ise günde en az iki kez beslenmesi gerektiğini hatırlatan Ezgi Doğan, mevcut bütçenin yetersiz olduğunu belirtti: “Şu an kent genelinde 4000’e yakın sokak köpeği var. Sadece aylık mama maliyeti 4 milyon TL’ye ulaşıyor. Bunun yanı sıra personel, ilaç ve bakım maliyetleri de düşünüldüğünde, mevcut yönetim değiştiğinde bu yükü hiçbir yerel yönetim karşılayamaz.” DERHAYKO yetkililere çağrı yaptı Ezgi Doğan, yetkililere çağrıda bulunarak, alınan kararların gözden geçirilmesi gerektiğini vurguladı. Hayvan severler ve sivil toplum kuruluşları, hayvan haklarını savunmaya devam edeceklerini belirterek, kalıcı bir çözüm için kısırlaştırma seferberliği başlatılmasını talep etti. Doğan, belediye ve valilik yetkililerinin bilimsel veriler ışığında hareket etmesi gerektiğini ifade ederek, şu sözlerle açıklamasını sonlandırdı: “Sokak hayvanları ile ilgili alınan her karar, sadece bugünü değil, geleceği de düşünerek verilmelidir. Bilimsel ve sürdürülebilir yöntemler uygulanmadan yapılan bu tür uygulamalar, sorunu çözmeyeceği gibi, daha büyük krizlere yol açacaktır.” Toplatma Kararı ve Yetkililerin Açıklamaları Dersim’de sokak hayvanlarının durumu ile ilgili 20 Şubat günü Vali ve Belediye Başkanvekili Bülent Tekbıyıkoğlu başkanlığında bir toplantı gerçekleştirildi. 112 Çağrı Merkezi ve GAMER’de düzenlenen toplantıya İl Jandarma Komutanı Tuğgeneral Bülent Baykal, vali yardımcıları, İl Emniyet Müdürü Hakan Duman, ilgili kurum amirleri, ilçe belediye başkanları ve DERHAYKO yönetimi katıldı. Toplantıda, ‘Hayvan Koruma Kurulu’nun oluşturulmasına karar verilirken, özellikle kamu binaları, hastaneler ve okulların çevresinde başıboş gezen köpeklerin toplanması kararlaştırıldı. Vali Tekbıyıkoğlu, kent genelinde köpek popülasyonunun kontrol altına alınmasının amaçlandığını belirterek şunları söyledi: “Her ne kadar sokak hayvanları ifadesi kullanılsa da aslında hiçbir hayvanın yeri sokak değildir. Artan köpek popülasyonu, hem halk sağlığını hem de güvenliği tehdit ediyor. Ankara, Yüksekova ve diğer bazı illerde ölümle sonuçlanan vakalar yaşandı. Dersim’de geçen yıl sağlık birimlerine 600’ün üzerinde ısırık vakası bildirildi. Bu vakaların 334’ü köpek saldırısı sonucu meydana geldi.” Yetkililer, sokak köpeklerinin kontrollü bir şekilde barınaklara alınarak, doğal yaşam alanlarını aratmayacak bir sistem oluşturulacağını belirtti. Ayrıca, kısırlaştırma çalışmalarının da devam edeceği ifade edildi. DERSİM/Hüseyin Yaşar SEZGİN

YÜRÜK: ‘SAĞLIK EMEKÇİLERİNİN TALEPLERİ LİYAKAT, EŞİTLİK VE GÜVENCELİ ÇALIŞMA KOŞULLARI’

Sağlık alanında yaşanan sıkıntılar sona ermiyor. Sağlık hakkından yararlanmada hastalar ve sağlık çalışanları sık sık karşı karşıya getirilirken sağlık emekçileri çalışma koşullarının ve özlük haklarının iyileştirilmesi talebiyle iş bırakma eylemlerine gitmeye devam ediyor. Sağlık emekçilerinin yaşadıkları sorunlar için Sağlık ve Sosyal Hizmetler Sendikası (SES) Dersim Şubesi Eş Başkanı Kahraman Yürük ile görüştük. ‘İSTİHDAM REJİMİNDEKİ KARMAŞA VE ADALETSİZLİK GİDERİLMELİDİR’ Yürük öncelikli olarak “Sağlık ve sosyal hizmet emekçileri sayısı OECD ortalamasına, güvenceli ve kadrolu istihdamla çıkarılmalıdır.” diyerek sağlık emekçilerinin sorunlarını ve taleplerini dile getirdi, “Sağlık emekçilerine ek ödeme, teşvik vb. adlarla yapılan, ekip anlayışını bozan, rekabet oluşturan ve çalışma barışını bozan ödeme yöntemi yerine yoksulluk sınırının üzerinde, tek kalemde, tamamı emekliliğe yansıyacak şekilde temel ücret ödenmesine başlanmalıdır. Temel ücret üzerine yapılan işin niteliği ve riski, eğitim durumu, kıdem yılı gibi kriterler ile giydirilmiş ücret belirlenmelidir. Hak edişlerin tavan ücret kat sayılarına takılmaması için, tavan ücret katsayıları yükseltilmelidir. 4-d,4b,4c,4924, ASDEP, ek ders, sözleşmeli vb. tüm istihdam tipleri ile çalışanların istihdam modeli 4a statüsüne alınmalıdır.” Sağlık emekçilerinin uygulanan döner sermaye uygulamaları nedeniyle kamuda çalışan emsallerine göre daha erken vergi dilimine girdiğini aktaran Yürük konuşmasını şöyle sürdürdü, “Yoksulluk sınırı üzerinde emekliliğe yansıyan temel ücret rejimine gidilinceye kadar emekliliğe yansımayan döner sermaye, teşvik vb. isimler adı altında ödenen tüm ücretler vergi dilimi dışında bırakılmalıdır. Vergi dilimleri yüzde 10’da sabitlenmelidir. ASM’ler kamu binalarında fiziki koşulları insan sağlığına ve hizmet üretecek nitelikte yeniden düzenlenmelidir. Uygulanan eziyet yönetmeliği geri çekilmeli, alanda örgütlü emek ve meslek örgütleri ile halk ve emekçiler yararına olacak yasal düzenleme yapılmalıdır. İlave ek zam emekliliğe yansıyacak şekilde düzeltilmelidir.” ‘SAĞLIK HİZMETLERİ SUNUMU KAMUNUN SORUMLULUĞUNDADIR’ “Tüm sağlık ve sosyal hizmet alanında çalışan emekçilerin mesleklerine yönelik tanımlar net olarak yapılmalı, angarya çalıştırma yasaklanmalı, çalışanların tayin hakları başta olmak üzere özlük ve sosyal hakları garanti altına alınmalıdır.” ifadelerini kullanan Yürük son olarak taleplerini şu şekilde sıraladı, “Sağlık ve sosyal hizmetlerin üretilmesi planlanması ve sunulmasının tüm aşamalarında sağlık ve sosyal hizmet emekçileri ve örgütleri süreçlere dâhil edilmelidir. Herkese eşit, ücretsiz, ulaşılabilir, nitelikli ve anadilinde sağlık ve sosyal hizmet sunumu için gerekli çalışmalar birlikte planlanmalıdır. Hukuksuz bir şekilde ihraç edilen ve hakkında kesinleşmiş yargı kararı bulunmayan sağlık emekçileri görevlerine iade edilmelidir. Kamuda idarecilik yapan görevliler, siyasilerin ya da kendi ideolojik görüşlerine göre kurumları dizayn etmemeleri, liyakat esasına göre görevlendirmelerin yapılarak sağlık emekçileri arasında ayrımcı davranarak iş barışını bozacak uygulamalardan vazgeçmelidirler.” DERSİM/Hakan KİZİR

Dersim’in Tarihi Ergen Kilisesi Kaderine Terk Edildi

Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Ergen (Geçimli) köyünde bulunan tarihi Ergen Kilisesi, yıllardır süren ihmal nedeniyle harabeye dönmüş durumda. Kültürel ve tarihi miras açısından büyük önem taşıyan kilise, koruma altında olmasına rağmen restore edilmedi. Bölge halkı, yapının bir an önce onarılmasını ve turizme kazandırılmasını talep ediyor. Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Ergen (Geçimli) köyünde bulunan tarihi Ergen Kilisesi, yıllardır süren ihmal nedeniyle harabeye dönmüş durumda. Köy muhtarı Bedri Oğuz, kilisenin korunması ve onarımı için başvurular yapılmış olsa da herhangi bir somut adım atılmadığını söyledi. Erzurum Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından tescillenmesine rağmen, bugüne kadar hiçbir restorasyon çalışması gerçekleştirilmedi. Muhtar Bedri Oğuz, kilisenin korunması gerektiğini vurgulayarak, “Uzun yıllardır bakımsız olan kilisenin onarılmasını istiyoruz. Çok yoğun bir tahribat söz konusu. Yalnızca taşları ayakta kalmış durumda. Bazı taşlar ise bölgedeki evlerin duvarlarında kullanılmış. Yaz aylarında buraya Türkiye’nin dört bir yanından ziyaretçiler geliyor. Turizm açısından da kilisenin korunup bakımının yapılması büyük önem taşıyor. Burası sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda kültürel mirasımızın önemli bir parçası” dedi. 975 Yılında İnşa Edildi Kilise, taş duvarlarında bulunan kitabeye göre 975 yılında Prens Hancit Mxit tarafından Meryem Ana anısına inşa edildi. Kesme taşlardan yapılan yapının süslemelerinde oyma, kabartma ve kazıma teknikleri kullanılmış. Ayrıca Ermeni kiliselerinde sıkça görülen ve “khatchkar/khaçkar” olarak adlandırılan haç tasvirleri de kilisenin taşlarına işlenmiş. 1915 Ermeni Soykırımı sırasında kilisenin son rahibi içeride yakılarak öldürüldü. O günden sonra köyün ismi Ergany’den Ergen’e, 1950’den sonra ise Geçimli olarak değiştirildi. Yıllar içinde bakımsız kalan kilisenin önce çatısı çöktü, ardından duvarları yıkılmaya başladı. Kilise duvarları zamanla defineciler tarafından tahrip edildi, duvarlara yazılamalar yapıldı. Tarihi ve Kültürel Önemi Büyük Dersim’in en büyük kiliselerinden biri olan Ergen Kilisesi, yalnızca bir Ermeni ibadet yeri olarak değil, bölgedeki Alevi toplumu için de önemli bir nokta olarak görülüyor. Aleviler burada mum yakıp lokma dağıtarak inançlarını sürdürüyor. “Acılarımız ortak” diyerek Ermenilere ait bu ibadet yerine sahip çıkan bölge halkı, kilisenin bir an önce korunmasını istiyor. Köylüler, kilisenin yıllarca definecilerin talanına uğradığını ve yapının taşlarının çevredeki yapıların inşasında kullanıldığını belirtiyor. Kilise içinde yer alan Ermenice yazılar, haç işaretleri ve çeşitli süslemeler büyük ölçüde zarar görmüş durumda. Tarihi Yapının Kaderi Ne Olacak? 2012 yılında Tunceli İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından Erzurum Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’na yapılan başvuru sonucunda yapı koruma altına alınmış olsa da, bu süreçte herhangi bir restorasyon çalışması başlatılmadı. Bölge halkı ve köy muhtarı Bedri Oğuz, tarihi yapının bir an önce restore edilmesini ve turizme kazandırılmasını talep ediyor. Dersim coğrafyasında ayakta kalan nadir tarihi yapılardan biri olan Ergen Kilisesi, kültürel mirasın korunması açısından büyük önem taşıyor. Ancak yetkililerin ilgisizliği nedeniyle, bu tarihi miras her geçen gün yok olmakla karşı karşıya. DERSİM/ Hüseyin Yaşar SEZGİN  

Şair Bedriye Topaç: Yaşlılarımızdan özür dilemeliyiz. Onlarla Türkçe konuşmayı tercih ettik ama bunu düzeltebiliriz

Tehlike Altındaki Diller ve Anadili Mücadelesi Dünya genelinde yaklaşık 7 bin dil ve lehçe konuşuluyor ve UNESCO’ya göre bunların en az yarısı bu yüzyılın sonuna kadar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Türkiye de bu tehlikeden muaf değil; Zazaki (Kırmançki), Hemşince, Lazca, Süryanice ve Abhazca gibi birçok dil ve lehçe, yok olma tehlikesi altında bulunuyor. Bu tehlikeye karşı, Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) ve KESK Dersim’de yetişkinler ve çocuklar için Kürtçe’nin Kurmanci ve Kırmançki  lehçesinde dil atölyesi başlattı. Dil atölyelerinden Kirmançki’yi veren yazar Bedriye Topaç, Kırmançki’nin içinde bulunduğu durumu ve bu kursların önemini değerlendirdi. Topaç’a göre, anadil yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda kimliğin ve kültürel mirasın taşıyıcısı. Ancak, uzun yıllardır süregelen asimilasyon politikaları nedeniyle Kırmançki hızla konuşanlarını kaybediyor. “Dil bizler gibi canlıdır” “Dil, bizler gibi canlıdır. Biz nasıl ki dilimize benziyorsak, o da bize benziyor” diyen Topaç, dilin yalnızca konuşmakla korunamayacağını, yazılı kültürün gelişmesinin hayati önem taşıdığını belirtiyor. Dersim’de açılan bu kursların dilin geleceği için kritik bir adım olduğunu vurgulayan yazar, “Maalesef ki dilimiz büyük bir hızla susuşa geçti. Ancak onunla okumayı, yazmayı öğrenirsek dirilişe geri dönebilir” ifadelerini kullandı. “Yazı dili olmadan dil deforme olur” Topaç, konuşulan dili öğrenmenin tek başına yeterli olmadığını, dilin yazılı hale getirilmesinin de şart olduğunu ifade etti. Dil bilincinin gelişmesi için eğitim kurumlarının önemine değinen Topaç, anadil eğitiminde öğretmen yetiştirmenin gerekliliğine vurgu yaptı. “Yazı dili olmadığında, dil zamanla deforme olur. Sözlü aktarımda bozulmalar yaşanır, ama yazılı dil kalıcıdır ve gelişir” dedi. Dil Mücadelesi ve 21 Şubat’ın Önemi Dünya Anadili Günü 21 Şubat’ın seçilmesi 69 yıl önce Pakistan’ın resmi dili olarak Urduca’yı dayattığı Bangladeş halkının protestolarına dayanıyor. 1952’de Pakistan’ın ‘tek dil’ dayatmasına karşı ‘Bengal Dil Hareketi’nin 21 Şubat 1952’de yaptığı yürüyüşe güvenlik güçleri tarafından açılan ateş sonucu çok sayıda  kişi yaşamını yitirmişti. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 1999 yılında aldığı kararla 21 Şubat gününü, “Uluslararası Anadili Günü” olarak kabul edildi. İlk kez 2000 yılında, dünya çapında çok dilli yaşamı ve kültürel çeşitliliği desteklemek amacıyla kutlanmaya başlandı. Uluslararası Anadili Günü olarak kutlanan 21 Şubat’ın önemine değinen Topaç, Bangladeş’in bağımsızlık mücadelesinde dilin oynadığı kritik rolü hatırlattı. “Dersim’in dil anlamında çok kötü durumda olduğunu biliyoruz. Ama bu yok oluşu durdurmak bizim elimizde” diyen Topaç, anadili öğrenmenin ve öğretmenin bireysel ve toplumsal bir sorumluluk olduğunu vurguladı.   “Dilimizi sahiplenmeliyiz” Topaç ayrıca, geçmişte anadilin yeterince sahiplenilmemesi nedeniyle büyük bir kayıp yaşandığını dile getirerek, “Yaşlılarımızdan özür dilemeliyiz. Onlarla Türkçe konuşmayı tercih ettik ama şimdi dilimizi sahiplenerek bunu düzeltebiliriz” dedi. Anadili kurslarının sadece dersliklerle sınırlı kalmaması gerektiğini belirten yazar, gündelik hayatta da Kırmançki konuşulmasının önemine dikkat çekti. Kırmançki kursuna yoğun ilgi Dersim’deki Ana dil atölyeleri, dili öğrenmek ve yaşatmak isteyen herkesin katılımına açık olacak. DAD Dersim Şubesi, atölyelere yönelik ilgiden memnun olduklarını ve ilerleyen dönemlerde daha fazla insana ulaşmayı hedeflediklerini belirtiyor. Bu girişimin, kaybolma tehlikesiyle yüz yüze olan Kırmançki’nin geleceği için umut verici bir adım olması bekleniyor. Türkiye’de 18 dil kaybolma tehlikesi altında UNESCO’nun hazırladığı Tehlike Altındaki Diller Atlası’na göre Türkiye’de en az 18 dil kaybolma tehlikesi altında. 2023 yılında Avrupa Konseyi’nin hazırladığı raporda da Türkiye’deki dilsel çeşitliliğin risk altında olduğu belirtilmişti. Anadili kaybolan topluluklar, yalnızca bir iletişim aracını değil, aynı zamanda tarihlerini, kültürel belleğini ve kimliklerini de kaybediyorlar. Dil bilimciler, devlet politikalarının ve eğitim sistemlerinin anadili yaşatmada kritik bir rol oynadığını belirtiyor. Anadilinde eğitim hakkının tanınması, medya alanında daha fazla anadili içeriği üretilmesi ve toplulukların kendi dillerinde yazılı ve sözlü üretim yapabilmesi için desteklenmesi gerektiği vurgulanıyor. DERSİM/ Düzgün AKDENİZ

Eğitim-Sen Şube Başkanı Aşkın: ‘Üniversitenin asıl misyonu bilimsel araştırma ve nitelikli insan yetiştirmedir’

Munzur Üniversitesi uzun zamandır ‘kişiye özel’ kadro ilanları ile gündemde. 2024-2025 eğitim döneminde birçok tartışmayla gündeme gelen iddialara ilişkin üniversite yetkilileri henüz bir açıklama yapmadı. Sıkça kamuoyuna taşınan iddialara ilişkin Eğitim-Sen Dersim Şube Başkanı Mehmet Aşkın ile görüştük. Aşkın hem öğrencilerin hem de akademik personelin geleceği için alımlarda liyakate dayalı bir yönetim anlayışının benimsenmesi gerektiğini vurguladı. ‘İŞE ALIMLARDA ŞEFFAFLIK VE LİYAKAT GÖZETİLMESİ ŞART’ Eğitim Sen Dersim Şube Başkanı Mehmet Aşkın Munzur Üniversitesi denince, insanların aklına ilk olarak liyakatsiz ve kişiye özel kadro ilanları geldiğini aktardı. Bu olumsuz imajın aniden ortaya çıkmadığını, haklı gerekçelere de dayandığını belirten Aşkın, “Mevcut rektör ise bugüne kadar bu algıyı düzeltmek yerine, kendi yaptığı liyakatsiz kadro alımları ve taraflı atamalarla durumu bir ‘imaj’ olmaktan çıkarıp somut bir gerçeğe dönüştürmüştür.” diyerek şunları söyledi, “Üniversitenin mevcut akademik personeline, objektif kriterler söz konusu olduğu sürece, akademik yükselme süreçlerinde kolaylık sağlaması anlaşılabilir bir durumdur. Ancak yeni işe alımlarda şeffaflık ve liyakatin gözetilmesi şarttır; aksi takdirde hem üniversite hem de kent ciddi anlamda itibar kaybedecektir. Öyle ki açılan bazı kadroların sahiplerinin adı ve soyadı herkesçe bilinir hâle gelmiştir. Munzur Üniversitesi rektörü, bir yandan akademik personelden uzay madenciliği, robotik, drone ve nadir toprak elementleri gibi yoğun bilgi ve beceri gerektiren alanlarda araştırma yapmasını isterken, bu alanlara uygun ilanlar açmak yerine Elazığ’daki eş, dost ve akrabalarına özel kadrolar tahsis etmektedir. “İş bulmada kolaylık sağlama” iddiasıyla öne sürülen “eğitimci okuryazarlığı” hedefi de, nitelikli akademik personel istihdamından çok siyasi ve kişisel ilişkilerle yapılan atamalarla gölgede kalmaktadır.” ‘ÜNİVERSİTE TARAFINDAN HAZIRLANAN PROJELER YETERSİZDİR’ Tüm bu uygulamalar sonucunda, hem öğrencilerin hem de üniversite personelinin rektöre duyduğu güvenin giderek azaldığını belirten Aşkın konuşmasını şöyle sürdürdü, “Öğrenciler, kadro alımlarında hangi ölçütlerin dikkate alındığını rektörün sözlerinden çok davranışlarına ve kadro ilanlarına bakarak rahatlıkla görebilmektedir. Öte yandan, üniversitenin liyakatsiz kadrolarla kent için hazırladığı projeler de yalnızca bal, balık, sarımsak ve bez çanta gibi konularla sınırlı kalmaktadır. Bu projeler, akademik ilgiye fazla ihtiyaç duyulmaksızın zaten uzun yıllardır kentte üzerinde çalışılan alanlardır ve üniversite bu noktada kent ekonomisine en küçük bir katkı bile sunamamıştır.” ‘ÜNİVERSİTENİN ASIL MİSYONU BİLİMSEL ARAŞTIRMA VE NİTELİKLİ İNSAN YETİŞTİRMEKTİR’ “Hem öğrencilerin hem de akademik personelin geleceği için bu alımlarda nepotizm yerine liyakate dayalı bir yönetim ve “meritokrasi” anlayışı benimsenmelidir.” ifadelerini kullanan Aşkın son olarak şunları söyledi, “Munzur Üniversitesi’ndeki sorunlar, özellikle akademik kadro alımlarında giderek artan ‘nepotizm’ eğilimiyle daha da görünür hale gelmiştir. Nitelikli ve yetkin personelin yerine siyasi veya kişisel ilişkilere dayalı atamaların tercih edilmesi, üniversitenin eğitim kalitesini ve kurumsal itibarını ciddi ölçüde zedelemektedir. Ancak bu şekilde üniversite, asıl misyonu olan bilimsel araştırma ve nitelikli insan yetiştirme hedeflerine ulaşabilir ve kente gerçek anlamda katkı sunabilir.” dedi. DERSİM/Hakan KİZİR

Sohbeti Aç
Sizi Dinliyoruz
Merhaba Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?