Söyle Adın Nedir? Dersim mi, Tunceli mi?

Dönem dönem yapılan açıklamalarla sıklıkla gündeme gelen “Dersim mi, Tunceli mi?” tartışmalarına ilişkin birçok siyasetçi, dernek, tarihçi açıklama yapmaya devam ediyor. Dersim isminin iadesi için DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu tarafından geçtiğimiz sene mecliste kanun teklifi verilmişti. Kordu’nun teklifi bugüne kadar meclise sunulan sekizinci kanun teklifi oldu. Peki birçok alanda tartışılmaya devam eden konuya ilişkin bugüne kadar TBMM’de neler oldu? ‘DERSİM SADECE BİR İSİM DEĞİLDİR, SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ’ DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, “Hakikati inkarcı bir zihniyetle örtmek ancak iktidarın tekçi zihniyetine yakışan bir durum.” diyerek şunları söyledi, “‘38’den önce de bugün de Dersim halkı Dersim demeye devam etmektedir. Dönemin başbakanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Dersim’den özür dilenmesi gerekiyorsa biz özür dileriz.’ beyanına baksınlar. İsimler, şehirler, caddeler üzerinden asimilasyon politikalarını geliştirmiş olsalar bile bu halk kendi caddelerini, isimlerini, sokaklarını, Dersim dahil kendi ismiyle ve ruhuyla anmaya devam etmektedir. Çünkü Dersim sadece bir isim değildir, Kırmanciye kentidir. Dolayısıyla benden önceki vekillerimiz de ismin değişmesi ile ilgili kanun teklifleri sunduk. Bunu dillendirmeye de devam edeceğiz. Gerçeğimizle beraber ilerleyeceğiz.” ‘DERSİM İSMİNİN İADESİ İÇİN İLK TEKLİF ŞERAFETTİN HALİS’TEN’ 24’üncü Dönem CHP Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün ise Dersim isminin iadesi için kanun teklifi veren bir başka isim. Aygün kendiyle hiç görüşülmediğini aktararak şu bilgileri paylaştı, “Tunceli’nin adı Dersim olsun teklifini 2007-2011 arası dönemde ilk kez BDP Dersim Milletvekili Şerafettin Halis gündeme getirdi. Aynı dönemde Kamer Genç de Dersim 1938 zararlarının tazmini yönünde daha geniş bir teklif verdi. Bunların ikisi de ele alınmadı. Benim dönemimde Tunceli’de iki milletvekiliydik. Açılım süreci devam ederken teklifi hazırladım. Seyit Rıza ve arkadaşlarının itibarının iade edilmesi yönünde paragraflar da koydum. O dönem Akif Hamza Çebi grup başkanvekiliydi. Üç dört kere teklifi bana geri gönderdi. En son teklif, şekil olarak benim teklifim olmaktan çıkmıştı. Teklif gitti, genel kurula hiç inmeden dönem sona erdi görüşülemedi. HDP’nin yine ‘Dersim 1938 olaylarını Araştırma Komisyonu’ kurulması gerekiyor diye 2012’de bir teklifi oldu, teklif AKP oylarıyla reddedilmişti.“ DERSİM BELEDİYESİ TABELA KARARI Dersim Belediye Meclisi, 7 Mayıs 2019’da yaptığı olağan toplantısında Tunceli Belediyesi tabelasının ‘Dersim Belediyesi’ olarak değiştirilmesi yönünde karar almış, karar kamuoyunda tekrar sıkça tartışılmıştı. Erzincan İdare Mahkemesi’nin ilgili karara ilişkin yürütmenin durdurulması kararı almasının ardından Türkiye İçişleri Bakanlığı da, kararla ilgili soruşturma başlatmış, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli isim değişikliği talebine tepki göstermişti. Neler olmuştu? “Dersim’in ismi 25 Aralık 1935 yılında TBMM’de kabul edilen ve 2 Ocak 1936 Resmî Gazete yayınlanarak yürürlüğe giren bir kanunla, Dersim halkının iradesi yok sayılarak Tunceli olarak değişti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2011 yılında başbakanlığı döneminde, 13 bini aşkın kişinin öldürüldüğünü söylediği Dersim katliamı için “Devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum” demişti. Dersim isminin iadesi için 2011 yılı itibarıyla BDP Dersim Milletvekili Şerafettin Halis başta olmak üzere Kamer Genç, Hüseyin Aygün, Sezgin Tanrıkulu, Dilşat Canbaz Kaya, Zeynel Özen, Müslüm Doğan ve son olarak DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu soru önergesi verdiler. DERSİM/Duygu Kıt 

“TARIM BİTERSE HER ŞEY BİTER”

Dersim’de Hayvancılık Bitme Noktasında: “Eskiden 500 Hayvanım Vardı, Şimdi Elimizde Bir Şey Kalmadı” Dersim’in merkezinde hayvancılıkla geçimini sağlamaya çalışan Musa Kıt, anlattıklarıyla bölgedeki hayvancılığın içinde bulunduğu çıkmazı gözler önüne seriyor. 1994 yılında köylerin boşaltılmasıyla birlikte hayvanlarını satıp merkeze gelmek zorunda kalan Kıt, yıllar sonra yeniden hayvancılığa başlamış olsa da artan maliyetler ve devlet desteklerinin yetersizliği nedeniyle geçim mücadelesi veriyor. Köy Boşaltmaları ve Göç Musa Kıt, çocukluğundan beri hayvancılıkla uğraşıyor. Bir zamanlar 500’e yakın hayvanı, iki katırı ve arabasıyla köyde rahat bir hayat sürerken, 1994’te köylerin boşaltılmasıyla her şeyi değişiyor. “O zaman köyler boşaldığı zaman hayvanlarımızı sattık,” diyen Kıt, elindekileri sattığında neredeyse hiç para etmediğini anlatıyor. Bugün ise hayvancılığa tekrar başlamış ama şartlar eskisinden çok daha zor. Yem Fiyatları Cep Yakıyor Yem ve saman fiyatlarının artması, hayvancılığı sürdürülemez bir noktaya getirmiş durumda. “Bir torba yem, 1.000 TL’nin üzerindedir. Bir arpa 600-700 TL’dir” diyen Kıt, hayvanları beslemenin maliyetinin altından kalkılamaz hale geldiğini söylüyor. Dersim’de tarım alanlarının yokluğu da bu durumu daha da zorlaştırıyor: “Dersim’de tarım yok, tarla yok, bir şey yok. Her şey parayla zor.” Devlet Desteği Yetersiz Musa Kıt’ın en büyük şikayetlerinden biri de devlet desteklerinin yetersizliği. Hayvancılığı geliştirmek için kredi almak istediklerinde, köyde yaşamadıkları gerekçesiyle kredi verilmediğini belirtiyor: “Köyde değilsin, şehirde kredi vermiyorlar. Başkalarına faizsiz kredi veriyorlar, bize geldi mi faizli kredi bile vermiyorlar.” “Tarım biterse her şey biter” Dersim’de hayvancılık ve tarımın bitme noktasına gelmesi, sadece bireysel bir sorun değil. Tarım ve hayvancılıkla geçinen birçok aile, yüksek maliyetler ve destek eksikliği nedeniyle aynı sorunları yaşıyor. Bölgedeki göç ve köy boşaltmaları, tarımsal üretimin azalmasına ve hayvancılığın zorlaşmasına neden olmuş durumda. Musa Kıt’ın sözleri, bu durumun hem ekonomik hem de sosyal boyutlarını gözler önüne seriyor: “Tarım biterse, hayvancılık biterse her şey biter.” DERSİM/Suay ABAK        

“İTİLENLERİN SESİNE KULAK VERECEK BİR ÇAĞ GELECEKTİR.”

Hüseyin Çağlayan, yeni romanında savaşın, sürgünün ve aşkın izlerini işliyor. Hüseyin Çağlayan’ın Gri Yayınları’ndan çıkan yeni romanı “Anne Beni Neden İttin?”, edebiyat dünyasında derin izler bırakacak bir hikâye sunuyor. Roman, Dersim coğrafyasına benzeyen kurgusal bir mekânda, savaş ve sürgünün ortasında kalan Mehmet’in çarpıcı öyküsünü ele alıyor. Çağlayan’la yaptığımız söyleşide romanın hikâyesine ve yazma sürecine dair konuştuk. Mehmet’in dramı ve itilenlerin yazgısı Roman, küçük yaşta sürgün edilen Mehmet’in yaşadığı derin travmaları ve itilenlerin hikâyesini anlatıyor. Mehmet’in kaderi, askerlerin kuşattığı bir bölgede annesi tarafından bir kayadan itilmesiyle değişir. “Mehmet ya kayadan itilip hayatta kalacaktı ya da askerler tarafından öldürülecekti,” diyen Çağlayan, bu dramatik başlangıcın ardından Mehmet’in savaş, sürgün ve acılarla dolu hayatını gözler önüne seriyor. Romanda, yalnız bırakılmış Mehmet’in küflü odalarda geçen kâbus gibi günleri, korkuyla sarmaş dolaş anıları ve hayatta kalma mücadelesi, savaşın bireylerde açtığı derin yaralara dikkat çekiyor. Çağlayan’ın da belirttiği gibi “Anne Beni Neden İttin?”, bir aşk hikayesi gibi başlasa da, bir bütün olarak itilenlerin, horlananların ve ötekileştirilenlerin romanıdır.” Yazmanın zorunluluğu ve yüzleşme cesareti Çağlayan, romanı yazma sebebini şu sözlerle ifade etti: “İlk olarak kendimle yüzleşmek istedim. Sonra yaşadığım coğrafyayla ve sistemle yüzleşme ihtiyacı hissettim. Bu roman, köşeye sıkışmış, küllerle örtülmüş insanların hikâyelerini anlatma çabasıdır.” Yazar, yaşadığı coğrafyada insanların çektiği acılara tanıklık ettiğini ve bu hikâyeleri başkalarına aktarma sorumluluğu duyduğunu dile getirdi. Ayrıca, sanat ve edebiyatın insanları hayatta tutan güçlü dallar olduğuna vurgu yaparak, “Sanat ve edebiyat, itilenlerin tutunabileceği en güçlü dal olmalıdır,” dedi. Auschwitz’ten Dersim’e uzanan keder Roman, yalnızca bir bireyin hikâyesi değil; aynı zamanda savaş, sürgün ve soykırımın insanlar üzerindeki etkilerini ele alıyor. Çağlayan, savaşı ve şiddeti şu cümlelerle betimliyor: “Auschwitz, Dersim, Torreblanca… İnsanlık tarihi, kötülüklerin tekrar tekrar üretildiği bir sahneye dönüşmüş durumda. İnsanların ve hayvanların ölüme karşı ortak direnişini bu romanla dile getirmeye çalıştım.” Roman boyunca Mehmet’in yaşadığı olaylar, insanlığın acı dolu geçmişine dair bir ayna görevi görüyor. “Anne Beni Neden İttin?”, savaşların ve zulmün bireysel trajedilere nasıl dönüştüğünü, kurbanların sessiz çığlıklarıyla anlatıyor. Kitapla gelecek nesillere sesleniyor Hüseyin Çağlayan, kitabın yalnızca bugüne değil, geleceğe de seslenmesini umut ediyor: “Toplum, belki bugün değil, ama bir gün bu romanı anlayacaktır. İtilenlerin sesine kulak verecek bir çağ gelecektir.” Sanatın, olanaksızlıkları olanaklı kılma gücüne sahip olduğunu savunan yazar, romandaki tüm acılara rağmen insanlığın umuda tutunabileceğine dair bir mesaj veriyor. Hüseyin Çağlayan kimdir? Hüseyin Çağlayan, Munzur Üniversitesi Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarını sürdürüyor. Doktorasını Almanya’da tamamlayan Çağlayan, Zaza dili, Dersim tarihi ve toplumsal travmalar üzerine çalışmalar yaptı. Daha önce yayımlanan Yemoş Hatun ve Çocukları, Sis ve Arayış, Pêt ve Pelge, Ema Lenge, Hêkate Kılmi gibi eserleriyle tanınan Çağlayan, bu kez okuyucularını savaşın ve sürgünün karanlık yüzüyle buluşturuyor. DERSİM/Özkan ULUCAN

YAŞAM BOYU MÜCADELE: SENDİKAL HAREKETTEN SANATA

Sinan Devletli, genç yaşlarda başladığı resim tutkusu ve işçi sınıfı için verdiği emek mücadelesiyle tanınan bir isim. Uzun yıllar sendikacılık yaparak işçi sınıfının haklarını savunan Devletli, bugün emekli bir sanatçı olarak Dersim’de resimle ilgileniyor. Resmi, geçmişteki mücadelesinin ve yaşamının yansıması olarak gören Devletli, sanatını maddi kazanç amacıyla değil, tamamen kişisel bir hobi olarak geliştiriyor. “Bütün sıkıntılarımı gideren bir sanat dalı” olarak tanımladığı resim ile geçmişteki işçi mücadelesinin izlerini sanatına yansıtarak, toplumsal mücadelesine devam ediyor. İstanbul’a göç ve erken yaşta başlayan mücadele Sinan Devletli, 1970’lerde ailesiyle birlikte İstanbul’a göç ettiğinde, yoksullukla mücadele etmeye başladı. Bu zorluklar, onun erken yaşta hayatla mücadele etmeye başlamasına sebep oldu. Resme olan ilgisi ilkokul yıllarına dayansa da, dönemin siyasi atmosferi nedeniyle üniversiteye gidemedi. Ancak sanat yolculuğu, onu işçi sınıfının mücadelesine adım atmaya engel olmadı. Sendikal faaliyetlerle işçi hakları için mücadele Sinan Devletli, 1970’lerde başladığı sendikal faaliyetlerle, işçi haklarını savunmak için aktif bir mücadeleye girdi. O dönemde işçiler maaşlarını zamanında alamıyor ve yaşam standartları giderek düşüyordu. Sarı sendikacılıkla karşı karşıya kalan Devletli, sendikal mücadelenin işçi sınıfı için hayati öneme sahip olduğunu her fırsatta dile getirdi. “Sendikacı olmadığınızda, işçi haklarını savunmanız imkansız hale gelir” diyen Devletli, işçilerin kolektif hak savunuculuğunun, yaşam standartlarını yükseltmek için kritik olduğunu belirtiyor. Taksim Katliamı ve işçi mücadelesinin derin anlamı 1977’deki Taksim Katliamı’na tanıklık eden Devletli, o dönemin işçi mücadelesinin anlamını vurguluyor ve Taksim Meydanı’nda verilen mücadelenin 1 Mayıs’ın anlamını daha da derinleştirdiğini anlatıyor. Ancak günümüzde, 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasının yasaklanmasını, işçi sınıfının tarihsel mücadelesinin yok sayılması olarak değerlendiriyor. Günümüzde işçi sınıfı mücadelesi Devletli, geçmişte işçi sınıfının örgütlü olduğunu, ancak günümüzde sendikaların ve işçilerin aktif mücadelesinin giderek zayıfladığını belirtiyor. “Şimdi işçi, patronun dediğini yapmak zorunda kalıyor. Sendikalarda gelişim yok, işçi sınıfı korku içinde” diyen Devletli, ekonomik baskıların işçileri sessizleştirdiğini ifade ediyor.   Sanatla bütünleşen bir yaşam Emekli olduktan sonra sanatla ilgilenmeye başlayan Devletli, zamanını resim yaparak geçiriyor. “Bütün sıkıntılarımı gideren bir sanat dalı” olarak tanımladığı resim, ona geçmişteki işçi mücadelesinin izlerini yansıtmada bir araç oluyor. Sanatını maddi kazanç amacıyla değil, tamamen kişisel bir hobi olarak geliştiren Devletli, memleketi Dersim’e yerleşip burada daha fazla vakit geçiriyor. “Mücadele etmeden kazanmak mümkün değil” Sinan Devletli, günümüz koşullarında işçi sınıfının mücadelesinin yeterli olmadığını vurguluyor ve “Mücadele etmeden hiçbir şey kazanılamaz. Bizim mücadelemiz 1 Mayıs’ı yaşatmak için, sendikacılığı geliştirmek için olmalı” diyerek, işçilerin bir araya gelip haklarını savunmadan bu düzenin değişemeyeceğine dikkat çekiyor. DERSİM/Suay ABAK  

“Her Vas Koka Xo Ser Rewina.(Her Ot Kendi Kökünde Yeşerir)”

“BİR TOPLUMU AYAKTA TUTAN DİLİ VE KÜLTÜRÜDÜR” “Dersim’in unutulmaya yüz tutmuş ağıtlarını ve kılamlarını derleyerek gelecek nesillere aktaran Sait Baksi, kültürel mirasın önemine dikkat çekiyor: ‘Bir toplumun dili, kültürü ve inancı kaybolursa, o toplum ayakta kalamaz.’” Dersim’in Nazimiye ilçesine bağlı Civrak (Sarıyayla) köyünde doğup büyüyen Sait Baksi, geleneksel müziğin yaşayan temsilcilerinden biri. Çocukluk yıllarından itibaren müziğe duyduğu ilgiyle, Dersim’in unutulmaya yüz tutmuş sözlü kültür mirasını korumak ve gelecek nesillere aktarmak için ömrünü adadı. Baksi’nin yaşam hikayesi, bir halk ozanının kişisel mücadelesinin ötesinde, bir toplumsal hafıza ve kültürel direnişin sembolü. Bu mirasın önemine dikkat çeken Baksi, kültürün ve dilin bir toplumun varlığı için hayati öneme sahip olduğunu şu sözlerle ifade ediyor: “Bir toplumu var eden dilidir, kültürüdür, gelenekleridir, inanç değerleridir. Bunlar kaybolursa, o toplum kuru bir ağaca benzer. Aslını inkar eden bir toplum, izini kaybeder ve yok olur.” Zorluklarla başlayan bir yolculuk Sait Baksi, Civrak köyüne bağlı bir mezrada dünyaya geldi. Çocukluğu, çobanlık ve günlük köy işleriyle geçti. İlkokula 12 yaşında başlayabilen Baksi, Nazimiye Ortaokulu’nu bitirdikten sonra eğitimine İstanbul’da devam etti. Gece lisesinde okurken aynı zamanda da çalışma hayatına atılan Baksi, hayatının hiçbir döneminde müziğe olan ilgisinden kopmadı. “Bu mezrada ilkokul yoktu. Okula ancak 12 yaşında başlayabildim. Çocukluk yıllarımda, köyümüzde misafir olan ozan ve şairler beni çok etkiledi. Onların eserlerini dinlerken büyülendiğimi hatırlıyorum. Mala giderken, yolda kendi kendime şarkılar söylerdim. Fakat elimizde enstrüman yoktu. Akrabalarımızın sazlarını gizlice alır, çalmayı öğrenmeye çalışırdım,” diyerek, müzikle bağının nasıl başladığını anlatıyor. Dersim’in kültürel mirasını korumak Baksi, Sey Qaji, Sayder ve Welîyê Uşêne Îmamî gibi Dersim’in önemli şairlerinin eserlerinden etkilenerek, onların eserlerini derlemeye ve günümüze taşımaya karar verdi. Özellikle 1938 kırımını anlatan ağıtların derlenmesi ve saklanması, onun kültürel çalışmalarının merkezinde yer aldı. “Bu şairler olmasaydı, ben de olmazdım. Dersim’in ozanları, sadece kendi eserlerini üretmekle kalmadı, aynı zamanda önceki kuşaklardan aldıkları kültürü bize taşıdı. Bu eserler kaybolmasın diye parça parça derleyip birleştirdim ve ‘Dersim Ağıtları ve Uşene Kalmemi’ adlı kitabımda topladım. Her ağıtın bir öyküsü vardır; hiçbir eser boşuna söylenmemiştir. Bu miras, bize aynı zamanda bir kaynaktır,” diyerek yaptığı çalışmaları özetliyor. Baksi, kitabına sadece 55 eser sığdırabilmiş olsa da, elinde daha birçok ağıt ve kılam olduğunu belirtiyor. Ancak ona göre bu mirası korumak yalnızca bireysel çabalarla mümkün değil; gençlerin de bu kültüre sahip çıkması gerekiyor. Kültür ve dilin önemi Sait Baksi, müziğin yanı sıra, dilin de bir toplumun temel taşı olduğunu vurguluyor. Ancak Dersim’in Kırmançki (Zazaca) dilinin büyük bir asimilasyon tehdidiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor: “Eskiden evlerimizde yalnızca ana dilimiz konuşulurdu. Ancak şimdi, biz kendi dilimizi konuşmazsak çocuklarımız da öğrenemez. Bu durum, kültürel kimliğimizi kaybetmemize neden oluyor. Ağıtlar, kılamlar yalnızca müzik değil; aynı zamanda dilimizi, edebiyatımızı ve kimliğimizi öğreten birer hazinedir.” Baksi, röportajını Sey Qaji’nin unutulmaz dizeleriyle bitiriyor: “Her vas koka xo ser rewina, Her theyr zonê xode waneno, Kam ke eslê xo inkar keno, Toz erzeno rêça xo sono.” (*) *Her ot kendi kökünde yeşerir, her kuş kendi dilinde öter. Kim ki aslını inkar ederse, izi kaybolur gider. DERSİM/Özkan ULUCAN  

İnsan hobisi sınırsız bir hak mı?: Güvercinler yaşayamıyor

Kuş ticareti özellikle güvercin ticareti ülkemizde neredeyse yasallaşmış durumda. Uzmanlar ve aktivistler güvercinler özelindeki sömürü ve baskının ortadan kalkabilmesi için ticaretin yasaklanması gerektiğini belirtiyorlar. Güvercin, insanın evcilleştirdiği ilk kuş olma özelliğini korurken aynı zamanda şehir kuşlarının başında geliyor. Dünya üzerinde 400 milyon civarında ve 300 türde güvercin olduğu düşünülüyor. İnsanlarla birlikte bu kuşlar da şehirlerde ortak yaşamın bir bileşeni durumundalar. Güvercinler ekosistemin ve geçmişten bu yana toplum yaşamının önemli bir gerçeğiyken günümüzde sadece yarış ve ticaret için doğal alanlarından ve yaşam haklarından alıkonuluyorlar. ALTAY: ‘ÜLKEDE CİDDİ BİR KUŞ BORSASI OLUŞMUŞ DURUMDA’ Doğanın Çocukları üyesi Ahmet Caner Altay, “Güvercin ticareti ne yazık ki dünyanın her yerinde kültürel bir değer, spor, tutku olarak görülüyor ve yetkililer dahil birçok ülkede teşvik ediliyor.” diyerek güvercin yarışı ve ticaretine dikkat çekiyor. Altay güvercin ticareti ve yarışına dair şu bilgileri veriyor, “Kuş ihaleleri yurdun her yanında yapılıyor. Kahvehane, dernek, mezat ve online platformlarda. Kuş tellalları kuş satışlarından belirledikleri miktarda pay da alıyor. Yarış güvercinleri de uluslararası düzeyde yarışmalarda kullanılıyor. Türkiye Güvercin Federasyonu bu yarışları düzenlemeye öncülük ediyor. Kuşlar kuşçu denilen adeta esir hayvan tacirliği yapan insanların elinde yaşamlarından oluyorlar. Güvercinler kümese, kafese alıştırılsın diye kanatları koparılıyor, bantlanıyor veya kesiliyor. Yarışa hazırlanmaları için 15- 45 gün sistematik işkence uygulanıyor. Güvercin yarışlarını gelinen nokta itibariyle sadece hobi, spor ve rekabet açısından değil aynı zamanda yerel ekonomilerin de bir parçası olan hatta büyük yarış ve pazarlarla turistleri de çeken büyük ödüller ve prestijli unvanlar sunan bir iktisadi-politik rasyonel olarak değerlendirmeliyiz.” USLU: ‘İNSANLAR GÜVERCİNLERE HOBİLERİ İÇİN EZİYET EDİYOR’ Simurg Kuş Yuvası Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Alaz Uslu güvercinlerin çoğu zaman görüntüleri, uçuş performansları gibi özellikleri sebebiyle hobi olarak beslendirildiğini belirtiyor. “Özellikle taklacı güvercinlerin genetik rahatsızlığı sebebiyle uçuş düzeninde meydana gelen bir aksaklık oyun olarak güzelleştiriliyor.” diyen Uslu şu bilgileri paylaşıyor, “Taklacı güvercinlerin gün içerisinde belli sürelerde serbest bırakılarak sahiplerinin keyfine hizmet ettirilmesi başlı başlına istismar. İnsan bakımına muhtaç olan bu kuşların maalesef doğada hayatta kalma şansları sıfır, hayatta kalanlar ise elden ele ticaret öznesi olarak hayatlarını tamamlıyorlar. Yine beyaz güvercin salımı olayının organizasyon şirketlerinden siyasi parti yöneticilerine kadar kullanımının yasaklanması gerekiyor. Bu kuşlar ise özellikle nikâh törenlerinde, siyasi partilerin etkinliklerinde, Avrupa’da dini etkinliklerde doğaya salınıyorlar. Bu güvercinler maalesef bir yaban hayatı parametresi değiller ve salındıktan kısa bir zaman sonra kargaların, martıların, yırtıcı kuşların, kedilerin avı oluyorlar. Bunun en çarpıcı örneğini Papa Fransuva’nın San Pietro Meydanı’nda saldığı güvercinlerin saldırıya uğramasında görmüştük.” ‘CANLI HAYVAN TİCARETİNİN YASAKLANMASI GEREKİYOR’ “Simurg Kuş Yuvası Derneği olarak yıllardır süren canlı kuş ticaretinin yasaklanması konusunda çaba sarf ediyoruz ama karar vericiler bu konuya kulaklarını tıkamış durumda.” diyen Uslu son olarak şunları ekliyor, “Canlı hayvan ticareti kapsamında bu hayvanların ticaretinin yasaklanması ve yasakları takiben caydırıcı cezaların uygulanması gerekiyor. Kuşların hakettiği yaşam standartlarına ulaşıp sömürülmeden yaşamlarına devam edebilmesi için insanların bilinçlenmesi gerekiyor. Bir canlının sorumluluğu ona paha biçilen maddi tutarın finanse edilebilmesi demek değildir. İlk başta ticaretin yasaklanması gerekiyor. Hali hazırda satılmak üzere sergilenen ya da bir şekilde evlerde bakılan kuşların hiçbir yerde bir kaydı, belgesi de yok. Herhangi bir sağlık taramasından da geçmiyorlar. Trajikomiktir biz şu aralar katliam yasasının çekilmesini konuşuyoruz. Konunun kuşlara gelmesine kaç yıl var bilinmez. Sadece güvercin değil yüzlerce egzotik kuş türü maalesef sömürü ve istismar öznesi olarak hayatlarına devam ediyor.” DERSİM/Duygu KIT

Yaşar Usta, Kundura Tamirciliğinin Kaybolan Sanatını Yaşatıyor

 Yeşilçam filmlerinde Münir Özkul’un canlandırdığı unutulmaz karakter Yaşar Usta, bir sahnede patrona meydan okur: “Sen… Büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi… Sen mi büyüksün? Hayır, biz büyüğüz, biz” Bugünün milyarderleri ise büyük markalar, hızlı tüketim alışkanlıkları ve ucuz üretimle emeği tehdit ediyor. İşte o sahnedeki gibi bir duruş, bir zanaata adanmış ömür ve usta Yaşar Usta var Dersim’de. Babasından devraldığı ayakkabı tamirciliğini yarım asırdır sürdüren Dersim’in Yaşar ustası, sadece bir mesleği değil, sabrı ve emeği de ayakta tutuyor. Dersim’in Yaşar ustası, kundura tamirciliğiyle bu soruyu yeniden soruyor: Büyük olan kim? Milyarder markalar mı, yoksa yılların emeğiyle ayakta kalan bu küçük dükkânlar mı? Cevabı ne olursa olsun “emek” en büyük değer.     Bir zanaatın ardında Yaşar Çakmak, 1960 yılında Dersim’de dünyaya gelmiş. Ailesi, 1954 yılında Hozat’ın Karaca köyünden Dersim’e göç etmiş. Babası, önce çay ocağında çalışmaya başlamış, sonra da elini ayakkabıcılıkla tanıştırmış. Yaşar Usta, babasının izinden gitmiş, ancak hayatının dönüm noktalarından birini 1980’lerin başında yaşamış. Bir gün üniversite sınavına girer, fakat siyasi olaylar nedeniyle okuldan ayrılmak zorunda kalır. O dönemde yaşanan korku dolu günlerden sonra memuriyeti de düşünür, ancak babası ona bu yolu önermez. Babasının öğüdü, “Memurlar benden borç para ister, gel sen zanaat öğren” olur. O günden sonra Yaşar Usta, mesleği öğrenmeye başlar ve yıllar içinde bu işin ustası olur. Ayakkabıcılığın geleceği Yaşar Usta, yaptığı işin sadece bir tamir değil, aynı zamanda bir sanat olduğunu vurguluyor. Mesleklerinin kaybolmak üzere olduğundan endişeli. Ona göre ayakkabıcılığın geleceği, tüketim kültürünün yaygınlaşmasından nasibini almış. Bugün, ucuz ve kısa ömürlü ayakkabılar, insanlar tarafından kolayca satın alınıp, atılıyor. “Bir ayakkabı alırsınız, bir kaç hafta sonra çöpe atılır,” diyor Yaşar Usta. Ama o, bir zamanlar bu mesleğin çok daha değerli olduğunu ve Avrupa’da hala bu işin sanatsal bir değer taşıdığını belirtiyor. Avrupa’da bir kişi aldığı ayakkabıyı yıllarca kullanmak için tamir ettirirken, Türkiye’de tüketim alışkanlıkları daha baskın hale gelmiş. El sanatlarına ilgi azalıyor Yaşar Usta, gençlerin geleneksel zanaatlere ilgi göstermemelerinden şikayetçi. Ancak sadece ayakkabıcılık değil, terzilik, berberlik, kalfalık gibi işçilik gerektiren mesleklerde de aynı sıkıntıyı yaşadığını ifade ediyor. “Gençler sadece okumayı tercih ediyor, ama el işçiliği öğrenmeliler. Çünkü sadece okumakla hayat geçmez,” diyor. Ona göre bu meslekler, tıpkı bir anne hizmeti gibi insanların ihtiyaçlarını gideriyor. Bir ayakkabı tamir edilerek tekrar kullanılabilir, bir terzi de eski elbiseyi yeni gibi yapabilir. Yaşar Usta, bu tür sanatların unutulmaması gerektiğini vurguluyor. Yaşar Usta’ya yılın Ahisi ödülü Yaşar Usta, zanaatındaki başarısını bir adım daha ileriye taşımış. 2015 yılında Dersim’de yılın ahisi seçilmiş. Ahilik, sadece bir meslek değil, bir kültürdür. Ahilik, esnaf ve zanaatkarların, birlikte çalışarak topluma hizmet etmeleri anlayışıdır. Yaşar Usta, bu ödülü almasının sebebini, yaptığı işin insanların ihtiyacını karşılamasında buluyor. “Bize sahip çıkın, bu sanatları yaşatın. Avrupa bunu değerli kılıyor, neden biz de kılmayalım?” diyor. Yaşar Usta’nın çağrısı Yaşar Usta, son sözlerinde bu sanatların ayakta kalabilmesi için gençlerin ilgisini bekliyor. “Ayağa kalkın, bu sanatları yaşatın, zarar etmeyiz,” diyor. Ömrünü bu zanaata adayan Yaşar Usta, hem kendi mesleği hem de diğer geleneksel sanatlar için gelecekten umutlu bir ışık yakmaya çalışıyor. Dersim’de belki de bir gün başka bir genç, Yaşar Usta’nın izinden gider ve bir kadim zanaat daha hayat bulur. Yaşar Usta, yalnızca bir kundura tamircisi değil; aynı zamanda bir kültürün, bir sanatın son temsilcisi. Onun hikayesi, mesleğin kaybolmaması için verdiği mücadelenin bir yansımasıdır. DERSİM/Sevim KAHRAMAN

HIZIR AYI BAŞLIYOR: DOĞANIN VE İNSANLIĞIN KORUYUCUSU

  Ocak ayının 14’ü, Dersim coğrafyasında önemli bir başlangıcı işaret eder. Bu bir aylık kutsal süreç, doğanın ve insanlığın koruyucusu Hızır’a adanmış bir dönem. Yardım arayanlara yetişen bir el, dara düşene uzanan bir rehber olan Hızır, Dersim Aleviliğinde insanlığın vicdanını ve doğayla kurduğu kutsal bağı simgeliyor. Peki, Hızır kimdir? Neden Dersim coğrafyasının her taşında, suyunda, dağında onun izleri sürülür? Dersim’de Seyid Sevdin Ocağı’ndan Ali Doğan, bu kadim inancın derinliklerine ışık tutuyor ve Hızır’ın toplum için neden böylesine vazgeçilmez olduğunu anlatıyor. Ali Doğan, Hızır’ın Dersim kültüründe yalnızca bir kurtarıcı değil, aynı zamanda doğanın ruhunu temsil eden kutsal bir enerji olduğunu vurguluyor. Doğanın kutsallığı ve Hızır’ın izleri Dersim Aleviliği’nde Hızır, sadece bir kişi değil, bir yaşam felsefesidir. Ali Doğan, Hızır’ın Dersim kültüründe doğayla iç içe bir anlayışı temsil ettiğini şu sözlerle açıklıyor: “Hızır, toplumumuzun en büyük değerlerinden biridir. Her dua, ritüel ve yaşam pratiğinde Hızır’ın izleriyle karşılaşırız. Hızır sadece bir figür değil, doğanın, insanın ve evrenin enerjisini, gücünü temsil eder. Bazen bir ulu ağaç, bazen bir su kaynağı, bazen de bir dağ olarak karşımıza çıkar. Hızır, binbir donda karşımıza çıkan ve her an yanımızda hissedilen bir hakikattir.” Bu derin bağ, Dersim halkının doğaya bakışını da şekillendiriyor. Doğaya zarar vermenin Hızır’a saygısızlık anlamına geldiği inancı, bölge halkının çevreye olan hassasiyetini artırıyor. Hızır ayı: Dayanışma ve barışın ayı Hızır, Alevi inancında fakirlere yardım eden, zor durumda olanları kurtaran, doğanın düzenini sağlayan ve evrenin dengesini koruyan bir varlık olarak görülüyor. Hızır ayı, Alevi inanç takvimine göre Ocak ayının 14’ünde başlayıp bir ay boyunca devam eder. Bu süreç, doğa ile insanın ilişkisini yeniden şekillendiren ve toplumsal dayanışmayı güçlendiren ritüellerle anılıyor. Bu süreçte oruç tutulur, lokmalar hazırlanır ve komşulara dağıtılır. Cemler, insanların bir araya gelerek dargınlıkları sona erdirdiği, rızalık aldığı, adalet ve dayanışmanın sağlandığı kutsal bir mekanizmadır. Ali Doğan, bu ayın toplumsal birliği güçlendiren önemini şu sözlerle vurguluyor: “Üç gün boyunca Hızır orucu tutulur. Oruç, temiz bir beden ve temiz bir kalple tutulur. Ardından Hızır lokmaları hazırlanır ve komşulara dağıtılır. Bu dönemde Hızır cemleri düzenlenir; toplum bireyleri bir araya gelir, haklarını helal eder ve rızalık temelinde barışır. Hızır ayı, insanın kendisiyle, doğayla ve çevresiyle barış içinde olması için bir fırsattır. Bu ayda yapılan ritüeller, sadece bir ibadet değil, aynı zamanda dayanışmayı yeniden hatırlatan bir öğretidir.” Hızır’ın Evrensel Mesajı Hızır inancı, yalnızca Dersim Aleviliğine özgü bir ritüeller bütünü değil, insanlık ve doğa arasındaki dengenin önemine dair evrensel bir öğretiyi de temsil eder. Ali Doğan, bu öğretinin temelini şöyle ifade ediyor: “Doğa ile insan arasında rızalığa dayalı bir ilişki kurulduğunda Hızır’ın varlığı hissedilir. Temiz bir kalp ve iyi niyetle hareket eden insanlar, Hızır’ı her an yanında bulur. Hızır, sevgi, birlik ve dayanışmanın sembolüdür.” Hızır inancı, modern dünyada kaybolmaya yüz tutmuş birçok değeri hatırlatıyor: Yardımlaşma, doğayla uyum, barış ve sevgi. Dersim coğrafyasının her köşesine sinmiş bu kadim öğreti, bugün insanlığın ihtiyaç duyduğu bir bilgelik kaynağı olmaya devam ediyor. DERSİM/Suay Abak    

“KAYYIM İŞÇİLERİ SİGORTASIZ ÇALIŞTIRDI”

Bugün(13 Ocak) tüm yurtta emekçiler “SEFALET ÜCRETİ DAYATMASINA BOYUN EĞMEYECEĞİZ” ve “SEFALET ZAMMI DEĞİL EMEĞİMİZİN KARŞILIĞINI İSTİYORUZ” sloganlarıyla iş bırakırken Batman’da işlerinden Kayyım tarafından çıkarılan işçiler oturma eylemlerinin 11. gününde direnişlerine devam ediyorlardı. Kentteki sendika ve STÖ’lerin destek amacıyla gitmeye devam ediyorlar. Eylem alanına, yerine “Kayyım” atanan Batman Belediye Eş Başkanı Gülistan Sönük ve Disk  Genel İş Batman Şube Eş Başkanları Çekdar Özlük ve Narin Erol’da dayanışma için giderek desteklerini belirttiler. “Kayyım 40 işçiyi usulsüzce ve sigortasız çalıştırıp işten attı” Batman belediyesine atanan “kayyım” orada çalışan ve aralarında 14-15 yıllık 40 işçiyi “usulsüzce ve sigortasız çalıştırıp işten attı” iddiası üzerine görüştüğümüz Disk  Genel İş Batman Şube Eş Başkanı Çekdar Özlük, “Batman Belediyesi  ilk başta yani yirmi iki Aralık itibarıyla yirmi kişi birkaç gün öncesinde de yine yirmi kişiyi işten çıkararak toplam kırk kişiyi işten çıkardı. Bu arkadaşlar Personel A.Ş. bünyesinde çalışan arkadaşlarımız. Bu arkadaşlarımız kayyum protestosuna katıldıkları gerekçesiyle işten atıldı. Bunlar hakkında hiçbir soruşturma da başlatılmadı bu arada. Yani Emniyet’ten doğru herhangi bir adli soruşturma da başlamadı ve belediye kendini emniyetin yerine koyarak bir adli soruşturma başlatmış. 22 Aralık’ta çıkartıp otuz bir Aralık’a kadar çalıştırıp daha sonrasında bodrumlarına dokuz günlük bir ekstra maaş yatırarak sigortasız da çalıştırdı bu arada. Kararı 22’de alıp 31’inde işten attılar.” dedi “Bizim imzamız olmadan bizim adımıza şerh yazıp tebliğ ettiler” İşten çıkarma ardından tebliğ edilen evrakta kendilerinin haberi olmadan kendileri adına şerh yazıldığını belirten Özlük; “O gün için yirmi 20 Aralık’ta kurdukları disiplin kurulu günü ise  bizim  bilgimiz olmadan bizim adımıza bir şerh koyup bizim imzamız olmadan aynı şerh yazısıyla bir de arkadaşlara bunu tebliğ ettiler. Ikinci grup dediğimiz grubu ise güvenlik soruşturması olumsuz diye çıkartıldı. Yalnız biz bu arkadaşların e-Devletlerine baktığımızda herhangi birinin arşiv kaydı veya sabıka kaydı da bulunmuyor. SGK’den işten çıkış verildiğinde bir kodla çıkış verilir. “22”  koduyla çıkış verilmiş. Yani bu  “22” koduyla herhangi bir İŞ-KUR’dan ödeneği alınamıyor bu kod yüzünden ve ya başka bir yerde sigortalı çalışamıyor bu arkadaşlar.” “İşçilere tamamen ölün deniyor” İşçilerin işten çıkarılması ve sigortasız çalıştırılmasının yanında bu kodla işten çıkarılmalarının önemini vurgulayan Özlük, “Yani açlıkla da artık bırakmıyorlar. Tamamen ölün anlamına getiriyorlar.”  dedi. Ayrıca İşten atılan işçilerin oturma eylemi yaptıklarını belirten Özlük 11. günde mücadelelerinin yanında olduklarını da sözlerine ekledi. Radyo Munzur / Ahmet Gülmez

10 OCAK: GAZETECİLER BASKI ALTINDA HAKİKATİN PEŞİNDE

  Türkiye’de ve bölgede gazeteciler, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nü yoğun baskıların gölgesinde karşılıyor. İfade özgürlüğüne yönelik saldırılar artarken, gazeteciler tutuklanıyor, yargılanıyor ve hatta katlediliyor. Türkiye 2024 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke içerisinde 158’inci sırada yer alırken Dersim’de gazetecilik yapan Cihan Berk ve Hüseyin Yaşar Sezgin, bu baskılar karşısında mesleklerinin onurunu ve hakikatin peşinde olmanın direncini koruduklarını ifade ediyor. BERK: HAKİKATİN SAVAŞÇILARI BOYUN EĞMEZ Cihan Berk, gazetecilere yönelik baskıları hatırlatarak, sadece haber yaptığı için hapishanede olan meslektaşlarının bulunduğunu belirtti. 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in Gazze’de 201 gazeteci ve medya çalışanını katlettiğini, Türkiye’de ise 18 gazetecinin hapishanelerde olduğunu vurguladı. Berk, “AKP-MHP iktidarı gerçeklerin halka ulaşmasını engellemek için gazetecileri hedef alıyor. Ancak Musa Anter ve Metin Göktepe’nin bıraktığı yoldan ayrılmadan gerçekleri halka ulaştırmaya devam edeceğiz. Gerçekleri halka ulaştıranlar her zaman egemenlerin hedefinde oldular. Bizler hakikat savaşçıları olarak baskılar karşısında diz çökmeyeceğiz.” dedi. SEZGİN: DERSİM’DE GAZETECİLİK HEM ZOR HEM ONURLU Hüseyin Yaşar Sezgin ise Dersim’de gazetecilik yapmanın hem zorlu hem de onurlu bir mücadele olduğunu söyledi. Özellikle ekolojik yıkımlara karşı direniş ve inkar politikalarının takipçisi olmanın, kentte gazetecilere büyük sorumluluk yüklediğini ifade etti: “Dersim’de her gün ekolojik, politik ya da sosyal bir mücadele var. Ancak bu dinamizm gazetecileri de sürekli bir baskıya maruz bırakıyor. Kolluk kuvvetleri eylemlerde gazetecilere saldırıyor, gözaltına alıyor. İktidarı eleştiren her haber bir dava tehdidiyle karşı karşıya. Buna rağmen hakikati savunmak ve halkın haber alma hakkını korumak bizim görevimiz.” Sezgin ayrıca, gazetecilik mesleğinin anlamını şu ifadelerle özetledi: “Nazım’ın, Cihan’ın, Metin’in kalemlerinin asla yere düşmeyeceğini bir kez daha belirtmek isterim. Gazetecilerin onurlu mücadelesi devam edecektir. Yaşanan baskılar ne kadar yoğun olursa olsun, biz gazeteciler hakikatin izinde yürümeye devam edeceğiz. Bu halkın, bizden gerçekleri öğrenmeye hakkı var.” SON BİR YILDA 442 GAZETECİ YARGILANDI Son bir yılda Türkiye’de 442 gazetecinin yargılandığı, 26’sının ise tutuklandığı bir dönemde, gazetecilik faaliyetleri giderek zorlaşıyor. Özellikle kadın ve LGBTİ+ gazeteciler, mobbing, taciz ve baskılarla mücadele etmek zorunda kalıyor. Bu yıl, Nazım Daştan ve Cihan Bilgin’in Kuzey ve Doğu Suriye’deki çatışma bölgelerinde haber takibi yaparken katledilmesi, gazeteciliğin risklerini ve önemini bir kez daha gözler önüne serdi. Gazeteciler, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nü tüm bu baskılara rağmen mesleklerinin onurunu savunarak karşılıyor. DERSİM/ Hıdır YILDIZ  

DERSİM’DE KADİM ŞİFA VE ENERJİ BULUŞMASI

Dersim’in mistik dokusu ve kadim kültürel mirası, Astrolog Ezgi Emir’in önderliğinde yeniden hayat buluyor. Şifa, astroloji, meditasyon ve enerji çalışmaları gibi alanlarda uzmanlaşan Emir, doğup büyüdüğü topraklara dönüş yaparak, buradaki derin tarihi ve manevi potansiyeli yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Ezgi Emir, Dersim’e dönme kararını açıklarken, bölgenin tarihi ve enerjisel anlamda kendisi için özel bir yere sahip olduğunu belirtti. Emir, Dersim’in kadim Aryan halklarına dayanan kültürel mirasını, astroloji ve şifa çalışmaları ile birleştirerek, Dersim Şifa Platformu’nu kurdu. Bu platform, yalnızca bireysel eğitimler değil, aynı zamanda bölgedeki şifacıların bir araya gelmesi için bir merkez işlevi görüyor. Kadim Bilgelik ve Astrolojinin İzinde Ezgi Emir, astrolojinin derin tarihi ve felsefesine dair şu ifadeleri kullandı: “Astroloji sadece bir bilim dalı değil; aynı zamanda insanın kendini bilme yolculuğudur. Bu topraklarda geçmişe baktığımızda, Mitraizm’den Zerdüşt kültürüne, hatta antik İran halklarının bilgeliğine kadar pek çok kadim bilginin izi var. Dersim, “Ley hattı”* üzerinde yer alıyor ve bu nedenle enerjisel anlamda çok güçlü bir merkez. Bu potansiyeli şifa çalışmalarıyla yeniden canlandırmayı amaçlıyoruz.” Astrolojiyi yalnızca yıldızların hareketlerini yorumlamak olarak değil, insanın varoluşunu anlamasına yardımcı olan bir araç olarak gören Emir, bu alandaki bilgisini bölgenin kültürel zenginliğiyle harmanlayarak katılımcılara aktarıyor. Şifa Çalışmaları ve Dersim’in Manevi Mirası Dersim Şifa Platformu’nda astroloji eğitiminin yanı sıra meditasyon, çakra dengeleme ve enerji çalışmaları gibi dersler de veriliyor. Emir, bölgenin doğal sembollerinin, özellikle dağ keçileri ve Munzur’un alabalıkları gibi kutsal figürlerin, şifacılıkla derin bir bağ kurduğunu ifade etti. “Dersim’deki semboller, oğlak ve balık burçlarının enerjisini taşıyor. Bu semboller hem manevi hem de doğasal düzeyde büyük bir anlam ifade ediyor. Şifa, insanın doğayla, kendisiyle ve Tanrı’yla yeniden bağlantı kurmasını sağlar. Dersim’de bu enerjiyi hissetmek ve kullanmak mümkün,” dedi. “En büyük şifa kendini bilmek” Ezgi Emir, Dersim’deki ziyaret yerlerinin ve halk inanışlarının, Zerdüşt kültürüne dayanan bir şifa enerjisini taşıdığını belirtti: “Bugün bile büyüklerimiz, güneşe ellerini açıp dua ediyor. Bu gelenek, Zerdüştiliğin kadim güneş kültünden geliyor. Ziyaret yerlerimizdeki enerjiyi korumak ve bu mirası yaşatmak bizim sorumluluğumuz.” “En büyük şifa, insanın kendini bilmesinde yatar. Kendini bilmek, varoluşu anlamaktır ve bu anlam, bilincin evrimini getirir. Asıl devrim budur: Bilmek ve farkında olmak,” diyen Ezgi Emir, çalışmalarını bu bilinçle sürdürüyor. DERSİM/ Özkan Ulucan *“Ley hattı”, çeşitli tarihi yapılar, tarih öncesi alanlar ve önemli dönüm noktaları arasında çizilen düz hizalamalardır.

Aile Hekimleri Mücadelede Kararlı

“Aile Hekimlerinden Sağlık Bakanlığı’na Tepki: İş Güvencesi ve Halk Sağlığı Tehlikede” Türkiye genelinde iş bırakan aile hekimleri, Sağlık Bakanlığı’nın yeni yönetmeliğiyle iş güvencelerinin zayıflatıldığını, hasta-hekim ilişkilerinin zarar gördüğünü vurguluyor. Aile hekimliği sistemine yönelik performans kriterleri ve maaş kesintileri, hekimler ve sağlık çalışanları arasında büyük bir tepki yarattı. Sağlık Bakanlığı’nın 1 Kasım’da yürürlüğe koyduğu “Aile Hekimliği Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliğinde Değişiklik” sağlık çalışanları tarafından “Eziyet Yönetmeliği” olarak nitelendiriliyor. Türkiye genelinde 6-10 Ocak tarihlerinde düzenlenen iş bırakma eylemleriyle hekimler seslerini duyurmaya çalışıyor. “İş güvencemiz elimizden alınıyor” Yeni Yönetmelik Tepkilerin Odağında Sağlık Bakanlığı’nın yeni düzenlemesi, hekimlerin gelirlerini performans kriterlerine bağlarken, iş güvencesi ve özlük haklarını da ciddi şekilde etkiliyor. Dersim’de aile hekimi olarak görev yapan Dr. Nejdet Kaymak, yönetmelikle getirilen yaptırımların hekimler üzerinde ciddi bir baskı oluşturduğunu belirtiyor: “Bu yönetmelikle hekimlere sürekli ekonomik ve bürokratik baskı uygulanıyor. Hasta ilaç yazılımından, laboratuvar kullanımına kadar her alanda kısıtlamalar getiriliyor. Memnuniyet anketleri gibi ölçütler üzerinden iş güvencemiz elimizden alınmaya çalışılıyor.” Yeni düzenlemeye göre: •Doğum sonrası lohusa hastalara %98 ulaşma hedefi kondu; ulaşılamayan hastalar nedeniyle maaş kesintileri uygulanıyor. •Aile sağlığı merkezine kayıtlı ancak 6 ay boyunca muayene için gelmeyen hastaların faturası aile hekimlerine kesiliyor. •Yönetmeliğe uymayan bir hekimin maaşından 30-40 bin TL’ye kadar kesinti yapılabileceği ifade ediliyor. Dr. Kaymak, düzenlemenin hasta-hekim ilişkisini zedelediğini şu sözlerle vurguluyor: “Hekimlere getirilen ilaç yazma ve laboratuvar kullanımı sınırlamaları, tedavi süreçlerini olumsuz etkiliyor. Hekimler tedaviyi ekonomik kaygılarla sınırlamak zorunda kalacak. Bu durum, hastaların tedaviye erişimini zorlaştıracak ve sağlık hizmetlerinin niteliğini düşürecektir.” Maliyet Yükü Artıyor Hekimlerin yalnızca tedaviye odaklanması gerekirken idari ve mali sorumluluklarla boğuştuğunu belirten Dr. Kaymak, aile sağlığı merkezinin giderlerini aile hekimlerinin kendilerine ayrılan cari gider kaleminden karşıladıklarını fakat cari gider kalemlerinde de kısıtlama getirdiklerini söyleyerek “Kiralardan sigorta giderlerine kadar her şey yükseliyor. Ancak cari gider kalemleri aynı oranda artmıyor. Bizim işimiz hesap yapmak değil, sağlık hizmeti sunmaktır. Bakanlık bu sistemi sürdürülebilir hale getirmeli.” Talepler Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve diğer sağlık meslek örgütleri, yönetmeliğin geri çekilmesini ve aile hekimliği sistemine yönelik daha gerçekçi ve sürdürülebilir bir yaklaşım benimsenmesini talep ediyor. 6-10 Ocak tarihlerinde Türkiye genelinde düzenlenen iş bırakma eylemleriyle seslerini duyuran sağlık çalışanları, halk sağlığını koruma adına mücadelelerinin süreceğini belirtiyor. Sağlık Bakanlığı’nın aile hekimliği sistemine yönelik politikalarının halk sağlığına ve hekimlerin çalışma koşullarına etkisi önümüzdeki günlerde daha fazla tartışılacak gibi görünüyor. Aile hekimleri, taleplerinin karşılanması için mücadelelerini sürdürmeye kararlı. DERSİM/ Hıdır Yıldız                                                                                                  

Sohbeti Aç
Sizi Dinliyoruz
Merhaba Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?