Tutuklu gazetecilerin duruşma tarihi belli oldu: 16 Mayıs

Tutuklu gazeteciler hakkında üç buçuk ay sonra hazırlanan iddianamenin ardından duruşma tarihi belli oldu. Mahkeme, ilk duruşma için 16 Mayıs tarihini belirledi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında 29 Ekim’de tutuklanan gazetecilerin duruşma tarihi belli oldu. Mezopotamya Ajansı Yazı İşleri Müdürü Diren Yurtsever, muhabirleri Berivan Altan, Ceylan Şahinli, Deniz Nazlım, Emrullah Acar, Hakan Yalçın, Selman Güzelyüz, JINNEWS muhabirleri Habibe Eren ve Öznur Değer ile tutuksuz yargılanan MA muhabiri Zemo Ağgöz ve bir süre MA Ankara bürosunda stajyer olarak çalışan Mehmet Günhan hakkında açılan davanın il duruşması 16 Mayıs’ta görülecek. Gazeteciler hakkında tutukluluktan 3 buçuk ay sonra 17 Şubat’ta hazırlanan iddianamede, tüzel kişiliği bulunan Mezopotamya Ajansı da sanık olarak yer aldı. İddianamenin büyük bir bölümünü Mezopotamya Ajansı’nda yayınlanan 149 haber oluşturdu. Ayrıca iddianamede gazeteciler hakkında beyanı olmayan açık ve gizli tanıkların ifadeleri yer aldı. TAHLİYE TALEBİ REDDEDİLDİ Delillerden yoksun ve gazetecilerin “örgüt üyesi” olduğu iddia edilen iddianameyi kabul eden Ankara 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, aynı gün gazetecilerin avukatı Resul Temur’un yaptığı tahliye talepli başvurusunu reddetti. MAHKEME TUTUKLULUK HALLERİN DEVAMINA KARAR VERDİ Mahkeme, “…atılı suç için yasada öngörülen cezanın türü ve miktarı, tutuklama kararından sonra delillerde sanıklar lehine bir değişiklik olmaması ve tutuklama kararındaki gerekçeler ile tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, adı geçen sanıklar yönünden kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, sanıklara isnat edilen suçların CMK’nın 100/3-a maddesinin 11.alt bendi gereğince tutuklama sebebi varsayılan suçlardan olması, sanıkların tutuklu kaldığı süre ve muhtemel cezanın üst sınırına göre sanıkların kaçma şüphesinin mevcudiyeti ile bu aşamada adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı hususları birlikte nazara alınarak…” gerekçelerine yer vererek, tutukluların hallerinin devamına karar verdi. Ayrıca, MA muhabiri Zemo Ağgöz ve Mehmet Günhan hakkında dosya kapsamında adli kontrol şartı uygulamasının devamına karar verildi.(MA)

Amed ZMO Eşbaşkanı: Dicle Nehri kıyısında ‘Çadır Kent’ ısrarı belli ki bir şeylerin ön aşaması!

Dicle Nehri kıyısında yapımı süren “Çadır Kent”in yaratacağı tahribatlara dikkati çeken ZMO Eşbaşkanı Abdussamed Ucaman, “Hem demografik hem coğrafik hem jeolojik yönlerini ön plana çıkararak değerlendirme yapıyoruz. Belli ki bir şeylerin ön aşaması” dedi. Dicle Nehri kıyısında riskli olmasına rağmen depremzedeler için yapımı süren 4 bin 200 hanelik “Çadır Kent”e yönelik tepkiler sürüyor. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Amed İl Koordinasyon Kurulu (İKK) Deprem Kriz Masası’nda yer alan Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Şube Eş başkanı Abdussamed Ucaman, yaşanacak sorunlara dikkati çekti. TAŞKIN SAHASI OLMASI TEHLİKE ARZ EDİYOR Tercih edilen alanın yanlışlıklarına işaret eden Ucaman, “Bazı değerlendirmeleri yaptığımız zaman işin hem demografik hem coğrafik hem jeolojik yönlerini de ön plana çıkararak yapıyoruz. TMMOB olarak bu açıdan önerebileceğimiz alanlar mevcut ancak bu 4 bin 200 kapasiteli Dicle Nehri kenarına taşkın alanının bulunduğu yere yerleştirilen alanın tercih etme gibi bir değerlendirmesi olamaz. Diyarbakır’da sokaktan birisini bile çevirseniz orada bu işin olamayacağıyla ilgili dünya kadar nedenler sıralar. Çünkü orada tarihsel bir hafıza ve yaşanılan durumlar var. Taşkın sahasıdır derken bunu salt barajlara bağlayarak demiyoruz. Genel anlamda su alma yapıları, hayvan su içme göletleri, yer üstü sulama göletleri yaptığınız zaman tümüyle otomatik hesaplanır ve o taşkın hesapları 50 yılda, 100 yılda bir gelebilecek “feyezana(ani su baskınları) karşı bir değerlendirme olarak alınır. Bu hesaplamalar bunlar üzerine değerlendirilerek yapılır ancak ne oluyorsa şu deniyor; DSİ garanti vermiş, barajda herhangi bir sorun yok, o yüzden taşkınlık olmayacak. Bu değerlendirmeyle bu işi teknik ve bilimden uzak bir biçimde ele alıyorlar” dedi. YAPAY ALAN ÜZERİNE KURULACAK “O alan bir çadırın konulması gereken en son yer” diyen Ucaman, “Çünkü orası tümüyle dolgu malzemesi ve hafriyat sahasıdır. Bu hafriyat sahaları genelde Seyrantepe, Yeni Hal alt geçit dediğimiz bölgelerden, kazılardan getirilmiştir. Bununla birlikte alt yapı için kazılan kazılar içerisinde kanalizasyon kanalları dediğimiz beton kanallar da kırılıp o alana getirilmiştir. Yine yeni yapılan inşaatların toprakları da getirilmiştir. Bu kanalizasyon kanallarında asbest var mı yok mu bunu da değerlendiremiyoruz.  Dolayısıyla bu bölge yapay alan üzerine kurulmuş bir yer” diye belirtti. KIŞIN AYRI YAZIN AYRI DERT  Ucaman, şöyle devam etti: “Çadırlarda ısıtma problemi olur, basından duyduk, Büyükşehir Genel Sekreteri çadır kurulan alanın karşısında dubleks evleri örnek göstererek, ‘orada bir sıkıntı yoksa burada niye sıkıntı olsun’ demiş.  Yani bir çadırı betonarme ve son derece teşekküllü, yalıtımlı bir alanla karşılaştıramazsınız bu yanlış bir değerlendirmedir. Yine aynı şekilde betonarme dediği yapıların kanalizasyon sistemleri bile yok. DSİ tarafından o bölgelere şu an da tek bir kanalizasyon sistemi yapılmamış. Açıktan veya farklı farklı şekilde milletin orada oluşturduğu kanalizasyon sistemleri var. Düşünün, bu oluşmayan kanalizasyonların döküntüleri Dicle Nehri’ne akacak ve hemen karşı sahilde, sol sahilde olan yapılar. İlkbaharla birlikte bunun oluşturacağı haşaratının referans noktası olarak da yine oradaki villalar gösteriliyor. Oraya ilaçlamanın yapıldığı, çadırlara da yapılacağı ve sıkıntının olmayacağı yönünde değerlendirmeleri var. Villalarla açıkta olan çadırın karşılaştırılması ve referans alınması doğru bir değerlendirme değildir. Biz teknik olarak bir şeyi referans vereceksek böylesi durumlarda en kötüsünü veririz. Bu yüzden yazın ayrı kışın ayrı bir dert. Kent ile entegrasyonları ayrı bir dert.” ‘SOSYOLOJİK TRAVMAYA SEBEP OLACAK’ Söz konusu alanın sorun yumağı olduğunu vurgulayan Ucaman, “Kentin insanı, fabrikalarda, okullarda, devlet kurumlarında çalışan insanlar. Dolayısıyla bir kısmı mevsimlik işçidir, bir kısmı kamu görevlisidir, bir kısmı farklı işlerdedir. Bu insanları hayatlarının tümünü götürüp orada farklı bir cendereye alarak, kentten soyutlayarak, kentin doğal yaşam döngüsünden uzaklaştırarak sosyolojik bir travmaya da neden olacaklar. Bu yüzden bizim önermelerimizin çoğu kent içerisinde olan kente, hastanelere, okullara yakın alanlar. Orada çadırlarda eğitim yapılırsa çocuklar için ayrı bir dert, taşıma usulü ayrı bir dert. Sadece çocuklar için ele alındığında bile bir travmanın yaşatılacağı görünmektedir. Biz vicdanen bunu kabullenemiyoruz.  Bu kentin insanlarının bizden ayrıştırılarak götürülüp ayrı bir yere konumlanması vicdanen bizi rahatsız ediyor. Buna karşı ciddi bir mücadele sürdüreceğiz.  Afette tartışmasız alanlara eleştiriler yapılmadan yürütülür ama böylesi durumları farklı bir şeye yorumluyoruz. Bu mevcut afetin yarasını sarmayla ilgili bir durum değildir. Bu biraz daha bazı şeylerin üstünü örtmedir. Bazı şeylerin üstü örtülürken de bu alet edilen durumunda yanlış bir noktadan değerlendirildiğini ve tehlikeli sonuçlara da götürebileceği bir durumdan söz ediyoruz” diye konuştu. EKOLOJİK YIKIMA EVRİLECEK O bölgede kum ocaklarının oluşturulması sonucunda çok sayıda ekolojik tahribatın yaşandığını da sözlerine ekleyen Ucaman, nehire verilecek zararları da şöyle ifade etti: “Ruhsatsız kum ocaklarının oluşturulması bunlar tümüyle o alanın ekolojik flora ve faunası üzerinde ciddi sıkıntılar oluşturduğu biliniyor. Oradaki sazlıklar yerle bir edilmiş, baş tahkimatları nehri ciddi bir şekilde daraltmış ve şişen bir yapıya dönüştürmüş. Bu etkisini alt taraftaki nehir içerisindeki faunaya ciddi zarar verebileceği ve yine daha sonraki alanlara da ciddi yıkım götüreceğiyle ilgili değerlendirmelerimiz var. Sazlıklar kum ocaklarından kaynaklı yok oldu dolayısıyla hem göçmen kuşların hem de bölgedeki diğer hayvanlara ciddi bir kısıt oluşturmuş. Oradaki mikro ekosistemi ciddi etkilediğiyle kaynaktan başlayarak bu işi bozduğunu söyleyebiliriz. Bu oluşumlar yine endemik bitki dediğimiz o yöreye ait bitkilerin yok olmasına sebep olmuştur. Yıllardır bunları söylüyoruz ama duymuyor, görmüyor ve değerlendirmiyorlar. Dava açıldığı zaman da cezasızlık devreye giriyor. Hem kent kirliliğine hem de ekolojinin yok olmasına sebep oluyor. Baştan yanlış yapılan şeyin sonucu yine yanlışa ulaşıyor. Doğru bir sonuç çıkmıyor. İşin toplumsal ekolojisini değerlendirmediğimiz sürece daima sahada ekolojik yıkımın olacağını değerlendiriyoruz. Oradaki yıkımda bundandır.” ‘BAZI İMAR PROJELERİNİN ÖN AŞAMASI’ Alanda yapılan çadır kentle ilgili imar projelerinin de konuşulduğunu hatırlatan Ucaman, “O bölgeyi imara açmakla yeni bir şey mi planlanıyor? Oraya dünya kadar alt yapı oluşturuldu. Elektrik nakliyatlarından tutalım dünya kadar yeni düzenlemeler oluşturuldu. Daha önceden de böyle girişimler oldu ve biz TMMOB olarak karşı çıkmıştık. Hafriyat yönetmeliğine göre o alanlarda sadece mesire alanı olabileceği bunun dışında herhangi bir şey olamayacağıyla ilgili değerlendirmeler var. Şu anda bu vasfının olmadığını görüyoruz, hemen nehrin kenarında nehir koruma, kıyı koruma şeridi nerede? Diyarbakır’ın yanı başında oluşan bir durum. Çevre şehircilik ve valilikçe buna kayıtsız kalıyoruz. Bununla da kalınmıyor arkasında 3-5 tane havuz, gölet vs. durgun sular da oluşturulmuş. Belli ki bir şeylerin ön aşamasıdır. Mesire ve ağaçlandırma alanları için karşı çıkmıyoruz, o alanlarda ağaçlandırma yapılabilir zaten hafriyat yönetmeliğinde mevcuttur. Ancak biz o bölgelerde imara açılmayla ilgili durum söz konusu olduğu zaman kabul etmeyeceğiz” diye belirtti. ‘MAĞDURUYETTEN FAYDALANMA’ Bu tür girişimlere karşı tüm yasal yolları zorlayacaklarını ifade eden Ucaman, sözlerini şöyle tamamladı:

AYM’den Cumartesi Anneleri’ne “orantısız müdahale” başvurusunda ‘hak ihlali’ kararı

Cumartesi Anneleri’nin 700’üncü hafta eylemine dönük polis saldırısına karşı yapılan başvuruyu karara bağlayan AYM, 24 yıldır devam eden eylemin kamu düzenini zedelemeyeceğini belirterek, hak ihlali kararı verdi. Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanmasını isteyen Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bugüne her hafta Cumartesi günü İstanbul Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemini sürdürüyordu. Cumartesi Anneleri’nin 28 yıldır sürdürdüğü eylemin 25 Ağustos 2018 tarihli 700’üncü hafta eyleminin İçişleri Bakanlığı kararıyla yasaklanması üzerine polisin müdahalesiyle karşılaşan aileler, darp edildi, yerlerde sürüklendi, şiddete maruz kaldı, gözaltına alındı. Şiddete uğrayarak gözaltına alınan Cumartesi Anneleri’nden 47 kişi, “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu”na muhalefet ettikleri gerekçesiyle davalık oldu. BAŞSAVCILIK BAŞVURUYU REDDETTİ Polis saldırısında darp edilerek ters kelepçeyle gözaltına alınan Maside Ocak Kışlakçı, polislerin orantısız güç kullanması ve toplantı, gösteri, yürüyüş hakkının hukuka aykırı bir şekilde ihlal edilmesine karşın polisler hakkında 10 Eylül 2018’de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından suç duyurusuna dair 2 Mayıs 2019’da takipsizlik kararı vermesi üzerine Kışlakçı, 19 Haziran 2019’da Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuruda bulundu. KÖTÜ MUAMELEYE YÖNÜNDEN RET Başvuruyu değerlendiren AYM, İçişleri Bakanlığından savunma istedi. Bakanlık görüşünde, başvurunun süre aşımı nedeniyle kabul edilemez olduğunu savundu. Bakanlık, darp edilerek ters kelepçeyle gözaltına alınmasına rağmen başvurucunun kötü muameleye uğradığına dair her türlü şüpheden uzak makul kanıtların olmadığını ileri sürdü. Anayasa Mahkemesi de başvurucunun olaydan 15 gün sonra darp raporu almasını gerekçe göstererek, başvurunun kötü muamele yönünden reddedilmesine karar verdi. 24 YILDIR BARIŞÇIL NİTELİKLE EYLEM Başvuruyu toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlali yönünden değerlendiren AYM, kararında Kışlakçı’nın olaya dair şu görüşlerine yer verdi: “Başvurucu; kardeşinin gözaltında kaybolduğunu, kayıp kişilerin akıbetlerinin açıklanması ve adalet arayışı nedeniyle diğer kayıp kişilerin yakınları ile birlikte 24 yıldır her hafta toplanarak oturma eylemi ve basın açıklaması yaptıklarını, etkinliğin barışçıl nitelikte olduğunu, bu zamana kadar yapılan toplantılarda hiçbir şiddet hareketinin yaşanmadığını belirtip slogan dahi atılmadığını vurgulamıştır. Anma amaçlı yapılmak istenen 700. haftalık toplanmanın idarece yasaklandığını, kararın taraflarına tebliğ edilmediğini, ayrıca haksız ve orantısız şekilde toplantıya müdahale edildiğini, bu nedenle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür.” BAKANLIKTAN KAMU DÜZENİ SAVUNMASI AYM kararında savunmasına yer verilen bakanlık, toplantının bildirim verme yükümlülüğüne uyulmadan gerçekleştirildiği, ihtara rağmen grubun dağılmadığı, katılımcıların kolluk görevlilerine sözlü ve fiziki saldırılar da bulunması sonucu polislerin yaralandığı ve bu nedenle müdahalenin kamu düzenini sağlamaya yönelik ve gerekli olduğunu savundu. HAK VE ÖZGÜRLÜKLER NASIL ZEDELENİYOR? Başvuruyu toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı kapsamında kabul eden AYM, benzer başvurularla ilgili verilen kararları hatırlatarak, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı ile kamu düzeni arasında adil bir denge kurulması gerektiğinin altını çizdi. AYM, müdahaleye gerekçe gösterilen yasaklama kararında toplantı için bildirim yapılmamasının kamu düzenini ne şekilde bozacağına veya başkalarının hak ve özgürlüklerini nasıl zedeleyeceğine dair hiçbir açıklamada bulunulmadığına dikkat çekti.  İDARENİN POZİTİF YÜKÜMLÜLÜKLERİ  Cumartesi Annelerinin eyleminin 24 yıldır devam ettiğini hatırlatan AYM, eylemin aynı yer ve aynı zamanda yapılması nedeniyle idarenin bilgi sahibi olmamasının mümkün olmadığına dikkat çekildi. Eylemin barışçıl olması nedeniyle idarenin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının etkin kullanımını sağlamaya yönelik pozitif hükümlerin hatırlatıldığı kararda, ancak bunun yapılmadığı ve yasaklama yoluna gittiği belirtildi. Bu nedenlerle idarenin etkinliği yasaklama kararı için dayanak gerekçelerinin haklı ve ikna edici olmadığının altı çizilen kararda, “Başvurucunun da içinde yer aldığı grubun kaybolan yakınlarının bulunması ve kamuoyunda farkındalık yaratılması amacına yönelik oturma eylemi ve basın açıklaması yapmak istemesi demokratik bir toplumda saygıyla karşılanmalıdır” denildi. POLİSİN MÜDAHALESİ HUKUKA AYKIRI  Polisin müdahalesi sırasındaki tepkilerin polisin hukuka aykırı müdahalesini hukuka uygun hale getirmeyeceği belirtilen kararda, “Bu doğrultuda kolluk görevlilerinin somut olayda etkinliğe müdahale etmesini gerektirecek makul sebep ortaya koymadan ve anılan hakkın kullanılabilmesine yönelik tolerans göstermeden gruba müdahale ettiği sonucuna varılmıştır. Açıklanan gerekçelerle Anayasanın 34. maddesinde güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.” TOPLANTI VE GÖSTERİ HAKKI İHLAL EDİLDİ Anayasa Mahkemesi üyesi Muhterem İnce’nin şerh koyduğu ve oy çokluğuyla alınan kararda, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine hükmedildi. Ayrıca Kışlakçı’ya manevi tazminat ödenmesine karar verildi.

İzmir Barosu’dan Bakan Yanık ile İHH hakkında suç duyurusu

İzmir Barosu, depremzede çocukların İHH yöneticisine teslim edilmesine ilişkin Bakan Derya Yanık ile İHH yöneticisi hakkında suç duyurusunda bulundu. İzmir Barosu, deprem bölgesinde ebeveynleri olmayan ve İHH İnsani Yardım Vakfı gönüllüsüne teslim edilen çocukların alıkonulması nedeniyle Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık ile İHH yöneticisi hakkında suç duyurusunda bulundu. Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen suç duyurusu dilekçesinde İHH ve bakanlık hakkında “Çocuğun Kaçırılması ve Alıkonulması”, “Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma”, “Görevi Kötüye Kullanma” suçlarından kamu davası açılması istendi. SUÇ DUYURUSU Suç duyurusu dilekçesinde, “Çocukların, bakım ve gözetiminden sorumlu tek yetkili kurum Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı olmasına rağmen, bakanlık görevlilerinin tarikatlarla ilişkili kişi ve kurumları da bu sürece dahil etmesi bakanlığın asli yükümlülüğünü ihlal ettiğini göstermektedir. Basına ulaşan bu ihbara ilişkin olarak somut gerçekliğin derhal kamuoyuna açıklanması ve depremzede çocukların akıbetine ilişkin şeffaf biçimde bilgilendirme yapılması, çocukların güvenliği bakımından oldukça elzemdir. Buna ek olarak işbu soruşturma kapsamında ilgili denetimi gerçekleştiren ve açıklamada dahiliyeti bulunan kamu çalışanlarının da şüpheli olarak ifadelerine başvurulması, ‘görevi kötüye kullanma’ suçuna ilişkin iddiaların ortaya konulması bakımından gereklidir” denildi. Ma/İzmir

Sohbeti Aç
Sizi Dinliyoruz
Merhaba Size Nasıl Yardımcı Olabilirim?